Açlığa Direnen Asalet
Akşam
geride kalmış, vakit gece yarısını bulmuştu. Şehir erken uyanma hevesiyle
yıldız desenli örtüsünü üstüne çekerek çoktan ölüm sessizliğine bürünmüştü.
Karanlık kat kat sarmıştı ev ve sokakları.
Bugün olduğu gibi her akşam asfalt değmemiş sokaklara hasretle bakar, “Ne zaman
bu karanlık sokaklar da benim ülkemdeki gibi aydınlanacak?” diye düşüncelere
dalarım. Ne var ki ne sokaklar ışığa kavuştu ne de benim ışığa olan hasretim
bitti. Şöyle, sokak lâmbalarından süzülen ve dolunayın aydınlığına karışan ışık
tayfları altında yürümek, sonra bir bardak çay içmek için bol ışıklı kamelyanın
altına oturup ‘siyah incilerim’ dediğim öğrencilerimle sohbet etmek ne güzel
olurdu! Ne güzel olurdu onlarla geceye gündüz rengi çalmak…
Heyhat ki burada yaşayan insanlar için şehrin gecesi de bir gündüzü de…
Sabahları doğan güneş pek bir mânâ ifade etmiyor onlar için. Yine açlık, yine
sefalet... Öyle zannediyorum ki yatağa uzandıklarında yarın karşılaşacakları
sıkıntıların hesabını yaparak uyumaya çalışıyorlar. Tabii, uyuyabilirlerse…
Onlarınkinden farklı olsa bile ben de uyuyamadım bu gece. Açık pencereden ılık,
yapışkan havanın yumuşak dokunuşlarla yüzümü yalamasına aldırış etmeden bir
süre tenha ve karanlık sokaklara baktım. Bir yandan kara kıtanın fakir
insanlarını bir yandan da eşimin akşam yemeğinde söylediği şeyleri
düşünüyordum.
O, bir hizmetçi tutmamı istemişti. Başkalarına göre gâyet mâsumâne olan bu
istek, doğrusu pek hoşuma gitmemişti. Hâlbuki eşim bütün bunları düşünen ve
bilen biridir. Uçağımız henüz Türkiye semalarında iken bizi nelerin
beklediğini, hangi maksatla yola çıktığımızı onun gözlerine bakarak
anlatmıştım.
- Kabul, demişti.
- Rıza istikametinde attığın her adımda senin yanındayım, yeter ki Allah’ın
hoşnutluğunu kazanalım… Ağzından çıkan sözler inanmış ve fedakâr bir kalbin
heyecanını yansıtıyordu o gün.
Hizmetçiye ödeyeceğim para değildi beni düşüncelere salan. Çünkü bulunduğumuz
şehirde insanlar ayda ancak otuz dolar kazanıyorlar. İnsan emeğinin çok ucuz
olduğu bu yerde, bir değil birkaç hizmetçi tutabilirim. Fakat binlerce
kilometre uzaktan, kendilerine hizmet etmek için geldiğim kişilerin, parasıyla
bile olsa, bana hizmet etmelerini nasıl isteyebilirim? Bu durumda, lüks
hayatlarını siyah tenli insanların alın terini sömürerek sürdürenlerden ne
farkım kalır?
Pencereyi kapatıp perdeyi çektim. Evin içi de dışarısı kadar tenha ve sessizdi.
Duyduğum sadece lâmbadan gelen tekdüze ses... Bir de zihnimi esir alan
düşüncelerin kafamda oluşturduğu zonklamalar…
Ağır ve
kararlı adımlarla çocuk odasına doğru yürüdüm. Eşim, burada dünyaya gelen ve
henüz dört aylık olan oğlumuzu uyutmakla meşguldü. Beni görünce el
işaretleriyle çocuğun uyuduğunu, sessizce odadan çıkmam gerektiğini belirtti.
Söyleneni yapıp gerisin geriye odadan çıktım. Salondaki koltuğa henüz
oturmuştum ki bu defa hanım geldi.
- Canın sıkkın gibi, dedi.
Doğru, canım gerçekten sıkılıyordu; fakat bunu ona, gecenin bu saatinde nasıl
söyleyecektim. Sessizliği bozmadığımı görünce alışkanlığın verdiği tecrübeyle;
- Sen bir şeylere üzülmüşsün belli, dedi. Akşamki konuştuklarımız kafana
takılmış olmalı, diye sözüne devam etti.
Söyleyeceklerimi onun ağzından duyunca biraz rahatlamıştım. Ben de konuya hemen
girebilirdim; fakat sözlerimle onu incitmek istemiyordum. Çünkü buralara (çoğu
insanın adını bile duymadığı Çad’a) insanlığa hizmet aşkımızı ve yüreklerimizi
birbirine katarak gelmiştik. Bakışlarındaki pozitif enerjiyi görünce, “Acaba
biraz abartıyor muyum?” diye bir düşünce belirdi zihnimde. Bir süre, konuyu
açıp açmama kararsızlığı yaşadım. Sonra;
- Bizden önce buraya gelmiş ve kıt imkânlarla okul açmış olan fedakâr
insanların yokluğunu hissettirmeyecek; onlar gibi, fakirlik ve imkânsızlıklarla
boğuşan bu insanlara karşılıksız hizmet edecektik. İstikballerini aydınlatmak
adına onların çocuklarını yetiştirecek, kara talihlerinin değişmesi için
çalışacaktık. Beyaz adamın eli hiç sevgiyle uzanmamış çocukların başına. Aksine
beyaz adam hep aşağılamış; hor, hakir görmüş onları. Bizden yardım bekledikleri
şu günlerde sen hizmetçi tutmamı istiyorsun, bu da beni üzüyor, dedim.
Sözlerimin tesiriyle başını yere eğmesini ve pişmanlığını dile getirmesini
bekliyordum, aksine tebessüm etmeye başladı. Kızma ile şaşkınlık arası duygular
yaşıyordum şimdi. Güzel bir düşüncenin tek sahibiymiş gibi bakıp;
- Benim derdim hizmetçi falan değil, sen yokken oturup konuşabileceğim bir
yoldaş arıyorum kendime. Ayrıca kültürümüzün güzelliklerini anlatmak ve bir
garibana yardımcı olmak istiyorum, dedi.
Ben de memnuniyetimi belli etmek için;
- İşte benim duymak istediğim sözler… Madem böyle düşünüyorsun, yarından tezi
yok sana bir yoldaş bulacağım, dedim.
Dönem sonuna doğru çalışma tempomuzu artırmıştık. Öğretmen arkadaşlarla geç
vakitlere kadar çalışıyor, geleceğe dâir plân ve projeler üretiyorduk. Benden
başka evli arkadaş yoktu. Bekâr oldukları için kimi okul pansiyonunda, kimi de
okulun hemen yanındaki evde kalıyordu. Eşim, yardımcı tutma işini iyi ki
düşünmüştü. Çadlı kız bizde kalmaya başladıktan sonra arada bir ben de okulda
kalır, öğrencilerin akşamki çalışmalarını yakından takip edebilirdim. Ama önce
yardımcıyı bulmamız gerekiyordu. Aksilik olmazsa bekçimiz öğleden sonra birini
getirecekti. Odamda onları bekliyordum.
Bekçi efendi söylediği vakitte geldi. Yanında da beklediğim kişi vardı. O da
bekçimiz kadar utangaç ve çelimsizdi. Daha dikkatli bakınca, etsiz yüzünü
kırışık ve kara bir derinin kapattığını gördüm. Avurtları çöküktü. Göz
çukurlarından hemen fırlayacakmış gibi duran iri, parlak
gözleri, kaç zamandır huzurun ışıltılarına hasretti, kalın dudakları kaç
zamandır tebessüm etmiyordu ancak Allah bilir. İçim acıyla burkuldu.
Burada açlıkla imtihan edilenlerden yalnızca biriydi o. Daha başkaları da vardı
bir lokma ekmeğin hasretini çekip de ümitle hayata tutunmaya çalışan. İmkân
olsa da hepsine yardım edebilsek… Heyhat, hangi birine el uzatmalı. O kadar çok
ki, sefaletin pençesinde kıvranan.
Kapının yanında kıpırdamadan duran bekçi;
- Hocam size bahsettiğim kişi bu, dedi ve kızı işaret etti. Ben zaten iri yarı,
güçlü kuvvetli birini beklemiyordum. Bize, gönlümüzün ilhamlarını aktaracağımız
bir hanım lâzımdı, işçi değil. Bu veya bir başkası, ne fark eder?
İçimden geçenleri şimdilik bekçi efendiye söylemedim. Ona;
- Bu hanım kardeşimizi bizim eve bıraktıktan sonra sen hemen geri gel, dedim.
“Olur.” mânâsında başını öne eğip kızla birlikte odadan çıktı.
Bir süre gözlerimi onlardan alamadım. Kapıdan çıkarken yüzlerindeki ifade öyle
güzeldi ki… Kim bilir, belki de ayaklarına dolaşan açlık zincirinin bir
halkasını daha kırdıklarını düşünüyorlardı. Kanadı kırık bir kuşun yeniden
semâlarda pervaz etmesi gibi bir şeydi onların yüzüne yansıyan. Hayatını artık
yanımızda devam ettirecek olması onun için çok şey ifade edecekti muhakkak; ama
karaya vurmuş denizyıldızları gibi yardıma muhtaç daha binlerce insan vardı
burada.
Akşam eve geldiğimde kapıyı evimizin yeni misafiri açtı. Başında bir yazma
vardı, bu hâliyle yaz güneşinin esmerleştirdiği, Çukurova’daki pamuk işçilerine
benziyordu. Ortama alıştığını belirtmek için “Hoşgeldiniz.” demeyi ihmal
etmedi, tabii kendi dilinde.
Mutfaktan hanımın sesi geliyordu. “Sofrayı kuralım mı?” diye seslendi. Karnım
açtı. Öğleyin bir şey yememiştim. “Siz hazırlayın, ben hemen geliyorum.” dedim.
Ben hazırlanana kadar sofra kurulmuştu bile. Şükründen âciz olduğumuz bir
sofra… Bunu hak edecek ne yapmıştım? Yoksa yardımcı kız için mi donatılmıştı
sofra? Dizlerimi kırıp eşimin yanına oturdum. Yerli kız ise, oturması için
işaret ettiğim hâlde ayakta bekliyordu. Israr ettim. Oralı bile olmadı.
“Beyaz adam başımı okşadı anne!” çığlıklarıyla sevinen buradaki çocuklar öz
benliklerine yavaş yavaş kavuşuyorlar. Fakat yardımcımız gibi yaşı biraz büyük
olanlar ise hâlâ kendini ikinci sınıf insan olarak görüyor. Bu yüzden ona,
“Bizler renk körüyüz, kültürümüzde insanları renk, dil ve din olarak sınıflara
ayırmak yoktur. Bize göre herkes eşittir. Bizimle birlikte yemek yemende bir
mahsur yok.” dedim.
- Bu şehirdeki herkes gibi ben de sizin, yıllar önce buraya gelmiş olanlardan
farklı olduğunuzu biliyorum, dedi.
- Öyleyse niçin bizimle sofraya oturmuyorsun, deyince uzun kirpiklerinin
örttüğü iri, parlak gözlerini odanın içinde gezdirdi ve ayakuçlarına bakarak
konuşmaya başladı.
- Sizler iyi insanlarsınız; ama burada kalıcı değilsiniz. Birkaç sene sonra
ülkenize dönebilirsiniz. Her zaman sizin gibi insanlarla karşılaşır mıyım,
bilmiyorum. Bu sebepten bir öğün yemeği bulamadığım günleri unutup kendimi üç
öğün yemek yemeye alıştırmak istemiyorum, dedi.
Mutfaktan
çıkarken galiba ağlıyordu.
Biz de, bizi insan yapan ve Yaradan’ın bütün kullarına da insanca davranmamızı
sağlayan değerlerle bizleri buluşturarak ufkumuzu açan Gurbetteki Sevgili’yi
düşünüyor, bütün bu nimetlerin bizlere lütfedilmesinden dolayı şükür ve
hamdediyorduk.
Zeynel Toprak

