Ester Heboyan İstanbul'a veda ettiğinde sekiz yaşındaydı.
Babası Almanya'ya işçi gidiyordu. Annesi ve kardeşleriyle babasının peşine
takılıp, doğduğu şehre veda ettiler. |
||
|
Giderken yanına bir şeyler alır
değil mi insan? Çocuklar oyuncaklarını alır mesela; büyükler bir saksı çiçek,
ne bileyim, bırakıp gittiği toprakları hatırlatacak bir nesne... Ester,
yıllar sonra başına gelebilecekleri mi hissetti yoksa öylesine, anlık bir karar
mıydı bilinmez, oyuncaklarından birini değil, sadece bir Türkçe sözlük aldı
yanına. Bununla belki de 'İstanbul'dan ayrılıyorum, ama Türkçe'den
değil...' demek istemişti. İstanbul'dan elinde bir Türkçe
sözlükle giden kız, şimdi Paris'te, Universite d'Artois'da öğretim üyesi. Öykü yazıyor, Amerikan
edebiyatı dersleri veriyor. Birkaç ay önce "İstanbul Yolcuları"
(Aras Yayıncılık) adlı hikâye kitabı yayınlandı Türkçe'de.
Ve yıllar sonra kitabın önsözü için ilk kez Türkçe'yi
kullandı. Bu sayfada yayınlanan söyleşide (Elif Tunca, 3 Haziran 2007)
yeniden Türkçe yazmanın saadetini yakıcı bir cümleyle anlatıyordu:
"Karanlık bir evde, tanıdık yerleri görmek gibi bir şeydi..." Sekiz yaşında o Ermeni kızının,
doğduğu topraklara sadece bir Türkçe sözlük alarak veda ettiğini okuduğumda,
donup kalmıştım. O ne dokunaklı bir sahneydi. Bir sözlük, içinde bütün
hafızasının, minicik hatıralarının çalışıp durduğu kelimeler. Oyunlarını,
tekerlemelerini, kulağındaki ninnileri saklayan bir küçücük kutucuk! Ve
yıllar geçtikçe birer birer unutulacak o kelimeler;
bir gün yabancılaşacak sahibine. Acı, çok acı bir sahne! Bir çocuğun
hafızasında ne kalır ardında bıraktığı şehirden? Herhalde suluboya resimlere
benzer naif hayat sahneleri... "Öykülerime," diyor Ester Heboyan, "bir resim gibi yansıyor İstanbul'un
insanları, görüntüleri... Zihnimde kalan bir resim; deniz ve vapurların,
sokak ve yokuşların, simit ve poğaça satanların soluk resmi gibi..." Bu Ermeni kızın öyküsü beni niçin
bu kadar sarstı bilmiyorum. Gözlerimin önünde hâlâ, elinde küçük bir sözlük,
ardına baka baka giden bir kızın hayali... İnsan,
dilini bilmediği bir ülkede kelimelerini yitirmemek için ne yapar? Herhalde
bir şekerlemeyi yalar gibi tadına vara vara,
bitmesinden, seslerin dağılıp gitmesinden korkar gibi usulca söyler konuşur.
Okşar gibi, gurbetliklerini, kederlerini hissettirmemeye çalışarak söyler
kelimeleri. Elimden gelse, Ester'in öyküsünü,
ülkemizin bütün okullarında, bütün öğrencilere anlatırdım. Onlara, içine
doğdukları, konuştukları ve bütün hülyalarını sığdırdıkları bu muazzam dili
sevmelerini, sevmek yetmez, ona sonsuz bir aşkla bağlanmalarını öğütlerdim. O
küçük Ermeni kızı belki onların da yüreklerini sızlatır; anadillerine, bu
dilin kelimelerine karşı içlerinde bir sıcaklık, bir özlemdir alıp yürürdü...
Bir tesiri olur muydu gerçekten,
çocuklar, gençler kelimeleri örselemekten, incitmekten çekinirler miydi?
Güzel bir Türkçe'nin peşine düşüp Yahya Kemal'e,
Refik Halid'e, Necip Fazıl'a, Nazım'a, Ziya Osman
Saba'ya doğru yönelirler miydi? Dilerim öyle olurdu... Başkaları, yabancılar
bile tahammül edemiyor artık Türkçe'ye
çektirdiğimiz cefaya... Evvelki gün gazetelerde bir haber: "Fethiye'de
yaşayan İngilizler, restoranlarda Türk Lirası kullanılması, fiyat
listelerinin ve işyeri levhalarının Türkçe yazılması için belediyeye
başvurdu. Grup temsilcisi İngiliz, 'Türklerin, dillerine duyarsızlığını
algılayamıyoruz.' dedi." Okuyunca sizin de yüzünüz kızarmış olmalı.
Ülkemizde yaşayan yabancılar, dilinize saygı duyun, diyor; bizi bize şikayete geliyorlar. Söyleyecek sözünüz bir var mı, ne
diyebiliriz, nasıl anlatabiliriz ki onlara duyarsızlığımızı? O kızın elindeki sözlük bir kere
daha ürpertiyor beni. Anlatılmaz bir heyecan veriyor. Bütün çocukların,
gurbete gitmeyen çocukların da ellerinde sevimli, minicik sözlükler
tuttuklarını hayal ediyorum. Sözlük sayfalarında hülyalarını arayan
çocukları... Ve ben artık, dil konusunun uzaktan, iyilik duygusuyla,
'vicdan'la bir ilgisinin olduğunu düşünüyorum. Vicdanımız varsa, dilimizi
incitmekten korkarız. |
||
|
06 Ekim 2007, Cumartesi |