|
|
Ana Sayfa
Yazılar
Videolar
|
Mehmet SUCU
Nasreddin
Hoca devridir. Zamanın idaresi tarafından asayişin sağlanması için olsa
gerektir ki; pala, yatağan, kama gibi kesici, yaralayıcı nesnelerin taşınması
yasaklanmıştır. Kolluk kuvvetleri, Hoca’nın bu yasağa rağmen sokakta kuşağının
arasında kocaman bir palayla arz-ı endâm ettiğini görür ve Hoca’yı hesaba
çeker: “Aman Hoca’m, sokağa bu şekilde çıkmanın yasak olduğunu bilmez misin?”
sorusuna; “Hiç bilmez olur muyum, elbette bilirim.” cevabını verir Hoca.
Kolluk kuvvetleri bunun üzerine: “Madem bilirsin de, ne diye yanında kocaman
bir pala taşırsın?” derler. Hoca: “Bilirsiniz ki ben hocayım, yazı yazarım,
kitap okurum. Kimi zaman kitaplarda imlâ yanlışlığı yahut ifade
bozukluklarıyla karşılaşırım. Böyle zamanlarda bu palaya ihtiyaç duyar ve
yanlışları bununla kazıyıp düzeltirim.” cevabını verir. Görevliler kendisine:
“Etmeyin Hoca’m, böyle bir iş için kocaman bir palaya ne hacet? Küçük bir
çakıyla da bu ihtiyacınızı göremez misiniz?” derler. İşte bu soru, Hoca’ya o
ana kadar sabırla beklediği taşı gediğine koyma fırsatını verir: “Bazen öyle
büyük yanlışlıklar oluyor ki, bu pala bile onu kazımak için küçük kalıyor.”
Günlük hayatımızda diğer insanlarla konuşurken Nasreddin Hoca’nın sözünü
ettiği yanlışlıklarla sık sık karşılaşır, dil ve anlatım bozuklukları yaparak
‘iletişim kazalarına’ uğrayabiliriz. Dil, “İnsanlar arasında anlaşmayı
sağlayan tabiî bir vasıta; kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu
kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık; temeli, bilinmeyen zamanlarda
atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir
müessese.” şeklinde tarif edilir. Bu tariften de anlaşılacağı üzere lisanın
en mühim vazifesi, insanların anlaşmasını sağlamaktır. Ancak dilin bu
vazifesini yerine getirebilmesi, kendi kaidelerine uygun kullanılmasıyla
mümkündür. Aksi takdirde çoğu zaman yanlış anla(şıl)malarla karşılaşılması
kaçınılmaz olacaktır.
“Ben öyle demek istemedim.”, “Siz beni yanlış anladınız!”, “Anlatamadım
galiba!”, “Ne demek istiyorsunuz?” gibi sözleri sık sık söyler veya duyarız.
Bu ifadelerde her ne kadar muhatabın anlama kapasitesinin payı olsa da, asıl
payın, dili doğru kullanmayanda olduğu unutulmamalıdır.
Son yıllarda çeşitli basın yayın organlarında dil yanlışları ve ifade
bozuklukları ile alâkalı haber veya makaleler çıkmaktadır. Bu mevzuda
neşredilmiş bir hayli de eser vardır. Bu eserler, isteyenlerin, yanlışlarını
düzeltmelerine eskiye nazaran daha çok imkân sağlamaktadır. Mevzu, her yazar
tarafından farklı şekillerde ele alınıp gruplandırılmış olsa da, maksat
hepsinde aynıdır: Dil yanlışlarını, dil ve ifade bozukluklarını en aza
indirmek.
Çeşitli imtihanlarda dil ve ifade bozuklukları ile alâkalı sorular sorulması
-imtihanda başarıyı artırmak için olsa da- hiç değilse böyle bir mevzuun
varlığından haberdar olunmasını, eğitim müesseselerinde bu husus üzerinde
ehemmiyetle durulmasını, konuşmalarda ve yazılarda itina gösterilmesini
sağlamaktadır.
Dil ve anlatım bozuklukları; köylü-şehirli, eğitimli-eğitimsiz, genç-ihtiyar
her insanın konuşmalarında, yazılarında bulunabilir. İnsanlara konuşmasında,
yazısında dil yanlışlarının bulunduğunu söylediğimizde, genellikle; “Ama
günlük hayatta bunu hep böyle kullanıyoruz.” itirazıyla karşılaşırız. Ne var
ki, o cümlenin günlük hayatta öyle söylenmesi, her ne kadar “Galat-ı meşhur,
lügat-ı fasihten evlâdır.” (yaygın olan yanlış bir kullanma, kimsenin
bilmediği fasih bir söyleyişe tercih edilir) denmiş olsa da, yanlışlığı
gidermez ve o yanlışın düzeltilmesi lüzumunu ortadan kaldırmaz.
Konuşmalardaki yanlışlıklar birkaç farklı faktöre bağlı olarak ortaya
çıkabilir. Dil yanlışları, mânâyla alâkalı olanlar ve gramer bilgisinin
eksikliğinden kaynaklananlar olmak üzere başlıca iki grupta incelenebilir.
Dilbilgisi eksikliğinden kaynaklanan ifade bozuklukları, uzmanlık gerektirdiği
için tabiatıyla çoğu kimse tarafından fark edilmez. Mânâyla alâkalı ifade
bozuklukları; lüzumsuz kelime kullanma, aynı mânâlı veya çelişen kelimelerin
bir arada kullanılması; kelimenin yanlış mânâda veya yanlış yerde
kullanılması gibi başlıklar altında ele alınabilir.
Diğer yandan, düşünce, konuşma ve yazma hızı ile ruh dünyamız ve sinir
fizyolojimizin tetiklediği beden dili arasındaki münasebetler oldukça
girifttir. Bazen hızlı düşünürken konuşmamız yavaş olabilir, bazen de hızlı
konuşmamız gerektiğinde düşünce ve gönül dünyamızdaki karışıklıklar sebebiyle
hatalar ortaya çıkabilir. Ayrıca konuşanın el, kol veya yüz hareketleri,
konuşmalardaki yanlışlıkların fark edilmesine mâni olabilir. Yazıda ise
yazar, yanlışları perdeleyecek jest, mimik gibi imkânlardan mahrum olduğu
için, dil ve ifade bozuklukları daha kolay fark edilebilmekte; daha çok
dikkat çekmektedir. Konuşma esnasında ifadelerdeki yanlışları geriye dönüp
düzeltme imkânı yoktur; çünkü bu düzeltmelerin çokluğu konuşmanın tesirini
azalttığı gibi dinleyicinin dikkatini de dağıtır, hâlbuki yazıları
neşredilmeden önce kontrol ederek düzeltme imkânı vardır.
Gereksiz kelime kullanılması
Eskiler; “Sözü süz de söyle, mânâyı inci gibi diz de söyle!” derlermiş.
Edebiyatçılar, fazla zamanları olmadığı için uzun yazdıklarını, zamanları
olsaydı daha kısa yazacaklarını söyleyerek cümlenin yahut eserin uzunluğunun
aranan bir vasıf olmadığını vurgulamışlardır. Bazı kalem erbâbı da;
“Düşüncenin canı kısa sözdedir” diyerek cümlelerin gereksiz kelimelerle uzatılmamasının
lüzumuna dikkat çekmiştir.
Cümlelerde ifade bozukluğunu önleyen vasıflardan biri, duruluktur. Duruluk,
cümlede lüzumsuz kelimelere yer verilmemesidir. Bir kelimenin gerekli olup
olmadığını anlamak için sözkonusu kelime cümleden atılır. Cümlenin mânâsında
bir daralma oluyorsa, o kelimeye ihtiyaç vardır; aksi takdirde kelime
lüzumsuz kullanılmış ve ifade bozukluğuna yol açmıştır. Bu durumda sözü
edilen kelime atılarak bozukluk giderilebilir. Meselâ, “Ortaklar arasındaki
mevcut ikilik giderildi.” ve “Onunla iki yıldır karşılıklı mektuplaşıyoruz.”
cümlelerindeki ‘mevcut’ ve ‘karşılıklı’ kelimeleri atıldığında cümlelerin
mânâsında bir daralma olmamaktadır. Çünkü bir şeyin giderilebilmesi için
mevcut olması gerekir, olmayan bir şey giderilemez; mektuplaşma işi zaten
karşılıklı yapılan bir iştir, bu yüzden ‘karşılıklı’ kelimesinin
kullanılmasına lüzum yoktur.
“Bu işyerinde aşağı yukarı üç-dört yıldan beri çalışıyorum.”, “Yaptıklarını
kendi ağzıyla itiraf etti.”, “Hemen getireceğini söyleyerek aldığı makası
geri iade etmemiş.” cümlelerindeki koyu yazılmış kelimeler, lüzumsuz
kullanılmış ve ifade bozukluğuna sebep olmuştur.
Aynı mânâda birden fazla kelimenin kullanılması
Duruluğa mâni olan ve sıklıkla karşılaşılan bir başka yanlış da, aynı mânâyı
veren kelimelerin bir arada kullanılmasıdır. Bu durumda ifade bozukluğunu
giderebilmek için kelimelerin biri atılmalıdır. Fakat yeni bir kelimeyi
öğretmek yahut mânâyı pekiştirmek gâyesiyle aynı mânâya gelen birden fazla
kelime bir arada kullanılabilir. Bu iki hususun birbirinden ayırt edilmesi
gerekir. Bu yanlışlara dikkati çekmek için edebiyat dünyasında lâtife
kabilinden çok sık kullanılan “Bab-ı âlinin yüksek kapısından huruç edip
çıkarken atlı bir süvariye tesadüfen rast geldim.” cümlesindeki; bab-kapı,
âli-yüksek, huruç etmek-çıkmak, atlı-süvari, tesadüfen-rast gelmek kelime
çiftleri aynı mânâya gelmektedir. “Orada bize ilgi, alâka gösterdiler.”,
“Sigara içmenin sağlığımıza ve sıhhatimize zarar verdiği kesin olarak
biliniyor.”, “O, kendinden büyüklere her zaman saygı ve hürmet gösterirdi.”,
“Doktoruna göre babamın bir ay dinlenip istirahat etmesi gerekiyormuş.”
cümlelerindeki koyu yazılan kelimeler, aynı mânâya geldikleri için ifade
bozukluğuna yol açmıştır.
Kelimenin yanlış mânâda kullanılması
İnsanlar, yazılışı veya mânâsı yakın olan kelimeleri birbirinin yerine
kullandığında bu hatayı çoğu zaman kelimenin yabancı menşeli oluşuna bağlayıp
kendilerini aklama yoluna gitmektedir. Kişi en azından mânâsından emin
olmadığı bir kelimeyi kullanmadan önce lûgate müracaat etmelidir. Bir yazar,
yapmak isteyip de yapamadığı bir işi ifade sadedinde “İçimde uhde olarak
kaldı.” derken, ‘mesuliyet’ mânâsındaki ‘uhde’yi değil ‘ukde’yi kastediyordu.
Buna benzer bir yanlışı Peyami Safa, “Dil Şuursuzluğu” adlı makalesinde şu şekilde
ifade etmektedir: “Türk Haberler Ajansı’nın Gümülcine’den aldığı bir haberde
İstinaf Mahkemesi (ilk derecedeki mahkeme ile Yargıtay arasındaki mahkeme)
olmak lâzım gelen kelime, ‘İstinkâf’ (çekinme, geri durma, sakınma) mahkemesi
şeklinde yazılmıştı. Musahhih (tashih eden, düzeltmeleri yapan)
arkadaşlarımız düzelttiler. İki kelime arasındaki farkı bilmeyen muhabirin
mazereti başında değil, yaşındadır. Bu gençlere Türkçe dersi ya hiç verilmedi
veya dilimizde yaşayan Arapça ve Farsça kelimelerin yapıları, teşekkül
tarzları öğretilmedi.”
“Kendi kalesine attığı golle takımının mağlup olmasını sağladı.” (olmasına
yol açtı), “ Senin yüzünden sınıfımı geçtim.” (sayende), “Senin sayende
sınıfta kaldım.” (yüzünden), cümlelerindeki koyu yazılmış kelimeler, yanlış
mânâda kullanılmış ve ifade bozukluğuna yol açmıştır.
Farklı İşler İçin İki Fiil Yerine ortak bir fiilin kullanılması
Bazı durumlarda, farklı işler için farklı iki fiil kullanılması gerektiği
hâlde sözü uzatma endişesinden bir fiilin ortak kullanılması; dil ve ifade
bozukluğuna yol açmaktadır. Böyle bir durumda, eksik olan fiil yazılarak
cümledeki ifade bozukluğu giderilebilir. “Davetlilerin kırmızı kravat ve koyu
renk elbise giymeleri gerekiyordu.” ve “Böyle davranarak ailesine yarar mı,
zarar mı verdiğini anlayamadık.” cümlelerinde, kravatın giyildiği, yararın
verildiği mânâsı çıktığından burada sözü edilen yanlışlık yapılmıştır.
“Kıldığımız namazları ve ( ) oruçları kabul et Allah’ım. (tuttuğumuz)”
cümlesinde de parantezle belirtilen yerde koyu yazılmış kelime
kullanılmalıdır.
Kelimenin Yanlış Yerde Kullanılması
Yazarın meramını anlatabilmesi için yazdıklarının açık ve anlaşılır olması
gerekir. Bunu sağlamanın yollarından biri de kelimelerin cümledeki
sıralanışına ihtimam göstermektir. Meselâ inşaatlarda can güvenliğini
sağlamak maksadıyla “İzinsiz inşaata girmek yasaktır.” cümlesinin yazılı
olduğu bir tabela asılıdır. Bu cümleden, kastedilmediği hâlde, inşaatın
izinsiz, (kaçak, ruhsatsız) olduğu mânâsı da çıkarılabilir. Burada izinsiz
kelimesi, inşaata kelimesinden sonra gelmeliydi.
“80 bin civarında göz taramasından geçirilmiş ( ) hastamız var.”, “Uykusuz
direksiyona ( ) geçmeyin.”, “Mobilyalarınız, ücretsiz evinize ( ) teslim
edilir.”, “Su gibi gazozun ( ) içildiği düğünde herkes eğlendi.”, “Yeni okula
( ) başlayan binlerce öğrenci, geleceğimizin teminatıdır.”, “Mazeretsiz okula
( ) gelmeyenler uyarıldı.” cümlelerindeki koyu yazılan kelimeler, yanlış
yerde kullanılmıştır. Bu kelimeler, parantezle belirtilen yerlerde
kullanılırsa cümledeki anlatım bozukluğu giderilmiş olur.
Çelişen Kelimelerin Kullanılması
Mânâları çelişen kelimelere yer verilmesi, cümlenin anlaşılamamasına yol
açar. Mesela “Az da olsa onun buradan ayrılmasından tamamen siz mesulsünüz.”
cümlesine muhatap olan biri, mesuliyetinin derecesini anlayamayacaktır. Çünkü
bir kişinin aynı suçtan hem ‘az’ hem de ‘tamamen’ mesul olması düşünülemez.
Bu durum, “Onunla aşağı yukarı, tam iki saat senin durumunu görüştük.”
cümlesiyle de misâllendirilebilir. ‘Tahmin’ mânâsı katan ‘aşağı yukarı’ ve
‘kesinlik’ mânâsı taşıyan ‘tam’ kelimeleri çelişmektedir. Böyle bir cümleyle
karşılaşan ne denmek istendiğini anlayamayacak ve hüküm vermekte
zorlanacaktır. “Eminim ne demek istediğimizi anlamış olabilirsiniz.”, “Hiç
şüphesiz bunları duyunca çok şaşırabilir.”, “Şüphesiz bu sene senin sınıfını
geçebileceğini sanıyorum.” cümleleri de çelişen kelimelerin kullanılmasına
misâl verilebilir.
Yabancı kelime kullanma takıntısı
“Manda ve himaye kabul edilemez.” şeklindeki bir antlaşma maddesindeki
“manda” kelimesi Fransızca’da “bir mercî veya devletin himayesi altına girme”
mânâsına gelen mandat kelimesinden alınmıştır. Hâlbuki Türkçemizde ‘manda’
ismiyle anılan bir hayvan vardır. Hem halkın bilmediği ve Türkçeye mâl
olmamış bir kelime kullanılmış, hem himaye kelimesi kullanılarak tekrar
yapılmış, hem de bir hayvan ismiyle zihinler karıştırılmıştır.
Netice olarak dil yanlışlarından kaçınmak ve ifade bozukluklarını en aza
indirmek için dilimizin güzel kullanıldığı eserler sık sık okunmalı, bilhassa
gramer ve imlâ kitapları müracaat kaynaklarımız olmalıdır. Eğitim
müesseselerinde bu mevzu daha teferruatlı ve uygulamalı olarak ele
alınmalıdır. Bu yapılabildiği ölçüde, anne-babaların çocuklarıyla;
eğitimcilerin, talebeleriyle; kamu görevlilerinin halkla daha sağlıklı
iletişim kurabilmeleri mümkün olabilecektir.
Dipnot
1.Peyami Safa, Türkçe, Osmanlıca, Uydurmaca, Ötüken Neşriyat, İst., 1999.
www.sizinti.com.tr’ den alınmıştır.
|
|