Dr. Hasan AYDINLI
Okuma güçlüğü nedir?
Literatüre 1978 yılında giren ‘okuyamama problemi’, belli bir zekâ seviyesine rağmen kişinin, zekâsını okuma yönünde kullanamaması olarak tarif edilir. Yaşına uygun birçok işi rahatlıkla yapabilen, matematikte, yazı yazmada, el işlerinde kabiliyetli bir çocuğun, harfleri öğrenemediği ve buna bağlı olarak herhangi basit bir metni okuyamadığı görülebilir. Bu tip okuma güçlüğü, zekâ geriliğine veya noksanlığına bağlı bir durum değildir; çünkü Einstein, Edison gibi mucitlerin de geçmişte bu problemden muzdarip olduğu bilinmektedir.
Devamı....
|
Doğru Kelime Doğru İfade |
|
Mehmet SUCU
Nasreddin Hoca devridir. Zamanın idaresi tarafından asayişin sağlanması için olsa gerektir ki; pala, yatağan, kama gibi kesici, yaralayıcı nesnelerin taşınması yasaklanmıştır. Kolluk kuvvetleri, Hoca’nın bu yasağa rağmen sokakta kuşağının arasında kocaman bir palayla arz-ı endâm ettiğini görür ve Hoca’yı hesaba çeker: “Aman Hoca’m, sokağa bu şekilde çıkmanın yasak olduğunu bilmez misin?” sorusuna; “Hiç bilmez olur muyum, elbette bilirim.” cevabını verir Hoca. Kolluk kuvvetleri bunun üzerine: “Madem bilirsin de, ne diye yanında kocaman bir pala taşırsın?” derler. Hoca: “Bilirsiniz ki ben hocayım, yazı yazarım, kitap okurum. Kimi zaman kitaplarda imlâ yanlışlığı yahut ifade bozukluklarıyla karşılaşırım. Böyle zamanlarda bu palaya ihtiyaç duyar ve yanlışları bununla kazıyıp düzeltirim.” cevabını verir. Görevliler kendisine: “Etmeyin Hoca’m, böyle bir iş için kocaman bir palaya ne hacet? Küçük bir çakıyla da bu ihtiyacınızı göremez misiniz?” derler. İşte bu soru, Hoca’ya o ana kadar sabırla beklediği taşı gediğine koyma fırsatını verir: “Bazen öyle büyük yanlışlıklar oluyor ki, bu pala bile onu kazımak için küçük kalıyor.”
Kral en çok dördüncü eşini severmiş, bir dediğini iki etmez,
her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
İkinci eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi,
kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş...
1 Nisan şakasının kökeni nedir?
1564 yılında Fransa kralı IX Charles, yıl başlangıcını Ocak ayının birinci gününe aldı. Daha önce Avrupada yaygın olan yıl başlangıcı Mart 25 idi. O zamanki iletişim şartlarında IX Charles'in bu kararı fazla yayılamadı. Duyanlar ise protesto amacıyla eski adetlerine devam ettiler.1 Nisan'da partiler düzenlediler. Diğerleri ise onları Nisan aptalları olarak nitelendirdiler.1 Nisan'a bütün aptalların günü adını verdiler. Bu günde diğerlerine sürpriz hediyeler verdiler, yapılmayacak partilere davet ettiler, gerçek olmayan haberler ürettiler. Yıllar sonra Ocak ayının yılın ilk ayı olmasına alışılınca, Fransızlar 1 Nisan gününü kendi kültürlerinin parçası görerek devam ettirdiler. Oradan da bütün dünyaya yayıldı....
KURTLARIN dostu yok. O yüzden onlara hep acımışımdır.
Onların da yavruları, ailesi oluyor. Hep göçük böğürleri, darmadağın tüyleriyle en bayraklı ayazlara onlar kafa tutuyor.
Yarasız kurda rastlamak güç. Onlar kopuk kulakları, kapan artığı ayakları ve tüfek vurgunu boyunlarıyla korkular üretmeyi sürdürür durur.
Kurt, korkunun öbür adıdır.
Bir azgın köpeğin, bir yaban rakibin dişlediği omuzları, donmuş yaralar yumağıdır.
O hep yaralı, parça parça ve açtır.
O açlığın büyüttüğü bir ürpertidir.
O gelir ve bulur.
Bulur ve ölür.
Kendisi Bünyanlı olmayan, politikayla uğraşmış ve halen Kayseri'de yasayan işadamı, 22 Şubat 2005 tarihinde Bünyan sınırında, Kayseri Malatya kara yolu üzerinde, bir benzin istasyonuna girer...
BENİN, Burkina Faso, Kamerun, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Cibuti, Gabon, Guinea, Fildişi Sahili, Madagaskar, Mali, Moritanya, Nijerya, Ruanda, Senegal, Tago, Tunus ve Fas. < xml="true" prefix="o" namespace="" ns="urn:schemas-microsoft-com:office:office">
Sıraladığımız ülkelerin en belirgin ortak özelliği sorulmuş olsaydı, belki çoğumuzun aklına gelen ilk cevap “Bu ülkeler Afrika’da yer alıyor” olurdu. Evet doğru. Ama bir ortak özellikleri daha var ki, Afrika’da yer almak kadar belirgin ve ayırt edici: Frankofon ülkeler ailesine mensup olmaları.
Frankofon kelimesin aslı “La Francophonie.” Anlamı kısaca “Fransızca konuşan” demek. Uluslararası camiada “Frankofon Ülkeler” denilince, tıpkı yukarıdaki zikrettiğimiz ülkelerde olduğu gibi, 18 ülkede Fransızca resmî dil olarak kullanılıyor. Ayrıca 57 ülkede Fransızca ya ikinci dil, ya da yaygın olarak kullanılmakta...
Bu, savaşın bırakılması değildi. Barışmak değildi. Muhteşem bir şefkat ve sevgi ile kaynaşmak, kucaklaşmak, âdeta kardeş olmaktı. Beklediği misafirleri Türk-Rus Koleji'nin öğretmenleriydi. Aileler çocuklarının o öğretmenler gibi sağlam karakterli olmasını istiyorlardı.
Devamı...
AÇLIĞA DİRENEN ASALET Zeynel Toprak
Akşam geride kalmış, vakit gece yarısını bulmuştu. Şehir erken uyanma hevesiyle yıldız desenli örtüsünü üstüne çekerek çoktan ölüm sessizliğine bürünmüştü. Karanlık kat kat sarmıştı ev ve sokakları.
Bugün olduğu gibi her akşam asfalt değmemiş sokaklara hasretle bakar, “Ne zaman bu karanlık sokaklar da benim ülkemdeki gibi aydınlanacak?” diye düşüncelere dalarım. Ne var ki ne sokaklar ışığa kavuştu ne de benim ışığa olan hasretim bitti. Şöyle, sokak lâmbalarından süzülen ve dolunayın aydınlığına karışan ışık tayfları altında yürümek, sonra bir bardak çay içmek için bol ışıklı kamelyanın altına oturup ‘siyah incilerim’ dediğim öğrencilerimle sohbet etmek ne güzel olurdu! Ne güzel olurdu onlarla geceye gündüz rengi çalmak…
Tehlikeli Sınırlar
Bulutlarda renk cümbüşünü hayranlıkla seyrettiğimiz gurub vakitlerinde, Güneş dağlara bitişik görünür. Fakat ilim dürbünü ve akıl gözüyle bakan herkes bilir ki; Güneş ile dağlar arasında binlerce dünyanın girebileceği büyük bir mesafe vardır.
Üzerinde fazlaca kafa yormadığımız, sathî bir nazarla baktığımızda, birbirine bitişik veya eşdeğer görünen pek çok kavram ve kelimede olduğu gibi (gayret-hırs, iktisat-cimrilik, cömertlik-israf, gıpta-haset vb) arasındaki mesafeyi anlayamayabiliriz.
Gayret, nerede hırsa dönüşür? Tasarruf ve iktisat, hangi safhadan sonra cimriliktir? Cömertlik, hangi sınırdan sonra israftır? Gıpta, gelişme dinamiklerinden biri olurken; haset, neden yakar ve yandırır? Birbirine bitişik gibi görünen bu kavramlar arasında niçin dünyalar kadar mesafeler vardır?
Devamı...


