1. Acele Karar Vermek

. 1

2. Duvarı Aşamıyorsan Bir Kapı Aç. 2

3. Sarayın Kusuru. 3

4. Danışmanın İyisi, Sürüde Belli Olur 3

5. Ders. 3

6. Kazanmak Evet Önemli Ama... 3

7.  Savaştan Sonra Eve Dönüş. 4

8. Aşkı Anlamak. 4

9. Yolumuzdaki Engeller 5

10. Bilinen Şiir 5

12. Duyan Herkesi Şaşkına Çeviren Hikâye. 6

13. Aşk ve Çılgınlığın Hikâyesi 7

14. Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye Öğüdü. 7

15. Kapı Çalar 8

16.Hastanın Durumu. 9

17. İkinci Önemli Ders: Yağmurda Otostop. 9

18. Kalbinizin Sesini Dinleyin. 9

19. Babadan Oğula Sabır İmtihanı 10

20. . Aşkın Gözü Kördür 10

21.  Dostluk Ve Son Söz. 10

22. Yaratıcılık. 11

23. Yaşadığımız Her Gün Özeldir! 12

24. Mektup Arkadaşı 12

25. Acelem Vardı. 13

26. Masal 14

27. Mutluluğun Gizi 15

28. Yoldan Güzel Geçmek. 15

29. Duanın Önemi 16

30. İki Köpek. 16

31.Yaman Çelişki 17

32. Yolumuzdaki Engeller 17

33.Nathan ve Sultan Salahaddin Eyyubi 17

34.Toplam  borç  29 milyon  lira. 17

35.Hz. Süleyman (as) ile karınca. 18

36.Eli Kesilen Kızın Hikâyesi 18

37. Ders Alınacak Bir Öykü!.. 19

38.Vardır Bir Hayır! 20

 

1. Acele Karar Vermek

Köyün birinde fakir ve yaşlı bir adam varmış. Ama kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki... Kral, at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin yarısını teklif etmiş ama, adam satmaya yanaşmamış.

"Bu bir at değil benim için; bir dost. İnsan dostunu satar mı?"

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü, ihtiyarın başına toplanmış.

"Seni ihtiyar bunak. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler.

İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyara gülmüşler.

Ama aradan on beş gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.

Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki bir düzine vahşi atı peşine takıp getirmiş.

Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. "Babalık" demişler.. "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşuymuş senin için. Şimdi bir at sürün var."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin ilk kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu sahiden gerzek" diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu, attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

"Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın."

İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış.

Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış.

Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış.

Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler.

"Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında:

"Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar aklın durması halidir. Akıl insanı daima karara zorlar ve gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

 

 

2. Duvarı Aşamıyorsan Bir Kapı Aç

Genç Macar sanatçı Arpad Sebesy, multimilyoner Elmer Kelen'in portresini yapmak için anlaşmıştı.

Görev zordu, çünkü Kelen sadece üç kısa poz vermeye razı olmuştu. Sonuçta, ressam portrenin çoğunu ezberden yapmak zorunda kalmıştı.

Kısıtlamalara rağmen, genç sanatçı bitirdiği portrenin Kelen'e yeterince benzediğini düşünüyordu. Ancak, Kelen aynı fikirde değildi.

Kibirli milyoner, resmin kendisine benzemediğini öne sürerek, portrenin parasını ödemeyi reddetti. Genç ressam, resmini yapabilmek için uzun zaman titizlikle çalışmıştı.

Milyoner stüdyodan ayrılırken, sanatçı bir ricada bulundu.

"Portreyi size benzemediği için reddettiğinizi belirten bir not yazabilir misiniz?"

Kelen, bu kadar kolay kurtulduğuna sevinerek razı oldu. Aylar sonra, Macar Sanatçıları Derneği, Budapeşte Güzel Sanatlar Galerisi'nde sergi açtı.

Kelen'in telefonu çalmaya başladı. Sergiye giden bütün tanıdıkları onu arıyorlardı.

Biraz sonra galeriye geldiğinde Sebesy'nin yaptığı portresinin, üzerinde "Bir Hırsızın Portresi" etiketiyle teşhir edildiğini gördü.

Mağrur milyoner, resmin indirilmesini istedi. Müdür reddedince, Kelen resim kendisini topluma alay konusu edeceği için dava açmakla tehdit etti.

Bunun üzerine müdür Kelen'in resmin kendisine benzemediği için almayı reddettiğini belirten imzalı yazısını çıkardı.

Milyoner artık resmin parasını ödeyip almaktan başka çare kalmadığını anlamıştı.

Genç sanatçı sadece son gülen olmakla kalmamış, aynı zamanda zor bir durumu kârlı bir alışverişe döndürmüştü. Çünkü milyoner resmi almaya kalktığında, fiyatın eskisinin on katı olduğunu görmüştü.

Dr. Charles C. Lever'in "Duvarı Aşamıyorsan Bir Kapı Aç" başlıklı bu yazısı

 

        3. Sarayın Kusuru

Padişahın biri, yığınla para harcayıp süslemeleri altınla gümüş olan bir saray yaptırdı. Saray dayalı döşeli hale geldiğinde padişah bir davet verdi. Ülkenin bütün ileri gelenlerini çağırdı. Onlara önce sarayı gösterdi, sonra mükellef bir sofraya oturttu.

Yemekten sonra davetlilere "Sarayı gezdiniz, içinde bir eksik, kusur göreniniz var mı?" diye sordu.

Herkes hayranlığını belirtti. Yalnız bir zahit ayağa kalkıp "Padişahım" dedi, "sarayında öyle bir delik var ki o olmasa, cennet bahçelerinden biri sayılırdı."

Padişah "Ben bile böyle bir delik görmedim de sen o cahilliğinle nasıl gördün, neredeymiş bu delik?" dedi.

Zahit, "Azrail'in gireceği deliği tıkamamışsınız padişahım" dedi. "Eğer o deliği tıkamazsanız, ne saray kalır ne de tac taht... Tam yaşanılacak yer, ama baki değil. Cennet gibi ama ölüm onu çirkin gösterecek. O yüzden buraya hiç ayrılmayacakmış gibi yerleşme. Dizginlerini elden bırakıp serkeşlik etme!"

(Feridüddin Attar, Mantıku't-tayr)           

 

 

 

       4. Danışmanın İyisi, Sürüde Belli Olur

Belki, bu hikâyeyi biliyoruz diyeceksiniz. Olsun. Bilmeyenleri de düşünmek lazım değil mi?

Çoban, yol kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Yanına bir Cherokee Jeep yanaşmış. Brioni gömlek, Cerruti ayakkabılar giyen, Ray-Ban gözlüklü ve YSL kravatlı bir sürücü aşağı inmiş ve çobana sormuş:

"Eğer kaç tane koyunun olduğunu bilirsem, birini bana bir verir misin?"

Çoban, bir adama bir koyunlara bakmış, "Tamam" diye cevap vermiş. Genç adam arabasını park etmiş, telefonunu bilgisayarına bağlamış, bir NASA sitesine girmiş, GPS'ini kullanarak yeri taramış, bir data base ve logaritma ile doldurulmuş 60 excel tablosu açmış ve 150 sayfalık bir rapor basmış. Çobana dönmüş ve "Tam olarak 1586 adet koyunun var" demiş. Çoban hayretle "Doğru" diye cevap vermiş. "Koyununu alabilirsin."

Genç adam, koyunu almış ve 'jeep'inin arkasına koymuş.

Bu sefer çoban genç adama dönerek, "Eğer ben senin işinin ne olduğunu bilirsem, koyunumu geri verir misin?" diye sormuş.

Adam "Evet neden olmasın" diye karşılık vermiş.

Çoban "Sen bir Arthur Andersen danışmanısın" demiş.

Genç adam "Nasıl oldu da bildin?" diye sormuş.

Çoban "Çok basit" diye cevap vermiş. "Buraya çağrılmadan geldin, bu bir. İkincisi, benim zaten bildiğim bir şeyi, bana söylemek için benden koyun istedin... Üçüncüsü, yaptığın hiçbir şeyden anlamıyorsun, çünkü koyun yerine köpeğimi aldın."

 

          5. Ders

Bir bilge bir göletin başında oturmaktadır dikkatini susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip tam su içecekken kaçması çeker.

Dikkatle izler olayı köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki kendi aksini görüp korkmaktadır bu yüzdende suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi aksini görmediği için suyu içer.

Bilge, düşünür ve benim bunda öğrendiğim şu oldu der: "Bir insanin istekleri ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa istediklerini elde edebilir."

Ama biraz daha düşününce aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey insanın bir bilge de olsa, bir köpekten bile öğrenebileceği bir bilginin varolduğudur.

Bu yüzden ne varsa paylaş senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için. Her insanın bir hikayesi ve söyleyecek bir sözü vardır.

 

 

 

6. Kazanmak Evet Önemli Ama...

Birkaç yıl önce, Seattle Özel Olimpiyatları'nda, tümü fiziksel ve zihinsel özürlü olan dokuz yarışmacı, 100 metre koşusu için, başlama çizgisinde toplandılar.

Başlama işareti verilince, hepsi birlikte harekete geçti.

Bir hamlede başlayamadılar belki ama, en az yarısı, bitirmek ve kazanmak için istekliydi.

Yarışın başladığı anda, içlerinden bir delikanlı, tökezleyip yere düştü ve ağlamaya başladı. Diğer sekiz kişi, delikanlının ağlamasını duymuşlardı.

Yavaşladılar ve geriye baktılar. Hepsi yönlerini değiştirdi ve geriye dönerek onun yanına geldiler. İçlerinden Down Sendrom'lu bir kız, eğilip ağlayan çocuğu öptü "Bu onun daha iyi olmasını sağlar" dedi.

Sonra dokuzu birden kolkola girdiler ve bitiş çizgisine doğru hep birlikte yürüdüler. Stadyumdaki herkes, ayağa kalkıp dakikalarca onları alkışladı.

Dr. Alper Mumcu'ya, bu hikâyeyi bir arkadaşı göndermiş, o da bir başka arkadaşına...

Ne kadar döndü dolaştı bilemiyoruz, bize de uğradı. Takdir edeceğinizi umuyoruz ki, hikâye güzel. Biz de size anlatmak istedik. (Bize de uğradı ki siz de okuyorsunuz.)

Siz de sırf birine iyilik olsun diye yolunuzu değiştirdiniz mi hiç? Yavaşladınız ve birinin koluna girdiniz mi?

Doktor, şöyle devam ediyor sözüne:

Orada bulunan insanlar, hâlâ bu hikâyeyi anlatıyor.

Çünkü hayatta önemli olan, kendimiz için kazanmaktan çok daha ötede olan bir şeydir. Bu hayatta önemli olan, yavaşlamak ve rotanızı değiştirmek anlamına gelse bile, diğerlerinin de kazanması için yardım etmektir.

Kendisinden güçsüzü ezmeyi ilke edinen, daha güçlünün kendisini ezmesine davetiye çıkarmış olur.

 

       7.  Savaştan Sonra Eve Dönüş

Vietnam'da savaştıktan sonra, evine dönmekte olan bir asker hakkında anlatılan hikâyedir.

San Fransisco'dan ailesini telefonla arar. Anne ve babasına eve döndüğünü bildirir. Sevinçle karşılanır haber.

- Geliyorum ama sizden bir ricam var. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.

- Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz.

- Yalnız, bilmeniz gereken bir şey var. Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok. Onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.

- Bunu duyduğumuza üzüldük oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.

- Hayır, bizimle yaşamasını istiyorum, kimsesi yok.

- Oğlum, bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve onun gibi birinin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.

Asker oğulları o anda telefonu kapatır. Ailesi bir süre ondan haber alamaz.

Birkaç gün sonra, San Fransisco polisinden bir telefon gelir. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrenirler. Polis, bunun intihar olduğuna inanmaktadır.

Üzüntü dolu anne baba, hemen San Fransisco'ya uçar.

Oğullarının cesedini teşhis etmek için şehir morguna götürülürler. Onu tanırlar ama gördükleri anda birden dehşete düşerler. Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardır.

 

        8. Aşkı Anlamak

Bir zamanlar, bütün duygu ve kavramların üzerinde yaşadığı bir ada varmış. Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri... Aşk da dahil.

Bir gün, adanın sulara gömülmekte olduğu haberi gelmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.

Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş. Çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.

Ada neredeyse batmak üzereyken, Aşk başka çare olmadığı için yardım istemeye karar vermiş.

Zenginlik, çok büyük bir teknenin içindeymiş. "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş Aşk.

"Hayır" demiş Zenginlik, "Alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer kalmadı."

Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!"

"Sana yardım edemem Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin."

Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk ona yönelmiş.

"Üzüntü, seninle geleyim."

"Off, Aşk... O kadar kötüyüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."

Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış bile.

Aşk, bir ses duymuş:

"Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."

Seslenen, Aşk'tan daha yaşlıca biriymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu sormayı akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardımcı olan, yoluna devam etmiş.

Ona ne kadar borçlu olduğunu farkeden Aşk, Bilgi'ye sormuş:"Bana yardım eden kimdi?"

"O, Zaman'dı" diye cevap vermiş Bilgi.

"Zaman mı? Neden bana yardım etti?"

Bilgi gülümsemiş:

"Çünkü sadece Zaman senin ne kadar büyük olduğunu anlayıp değerini bilebilir."

 

       9. Yolumuzdaki Engeller

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye beklemeye başladı.

Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pekçoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.

Derken bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı.

Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.

"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, hayat şartlarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır aslında..."

 

10. Bilinen Şiir

Kralın çok zeki bir adamı varmış. Duyduğu her sözü bir seferde ezberleyebiliyormuş. Krala hem danışmanlık hizmeti verirmiş, hem de onu eğlendirirmiş.

Veziri de epeyce yetenekli adammış. O da duyduğu bir şeyi, iki seferde ezberlemekteymiş.

Kralın kendisi ise üçüncüde tamamen ezberleyebiliyormuş.

Günlerden bir gün, ülkenin önemli şairlerinden birisi, yeni yazdığı şiirini krala sunmak için saraya gelmiş.

Şair şiirini okuyunca, kral "Şuna bir oyun oynayayım" diye geçirmiş aklından.

- Bu şiir senin mi gerçekten?

- Evet sayın kralım.

- Yeni yazdığını mı söylüyorsun?

- Dün gece bitirdim.

- İyi ama, bu bilinen bir şiirdir.

- Nasıl olur?

Kral danışmanından şiiri okumasını istemiş.

Duyduğu her şeyi bir seferde ezberleyen danışman, şiiri baştan sona okuyunca, şairin gözleri açılmış. Şaşkınlığı geçmeden, kral "Bir de vezir okusun istersen" deyip vezire okutmuş.

Vezir de hatasız okuyunca, "Gördün mü" demiş kral, "herkes biliyor."

Şair "Nasıl olur, nasıl olur..." diye sayıklarken, son olarak kralın kendisi de "Bak bir de ben okuyayım" diyerek, uzun şiiri baştan sona okuyunca, şair düşüp bayılmış.

 

11. Kuşları Çok Seven Bir Adam

Kuşları çok seven bir adamı ateşe atmışlar. Bir serçe gelip gagasından bir damla suyu ateşin üzerine bırakmış.

"Bir damla suyla bu ateş sönmez ki" diyenlere:

"En azından dost olduğumuz belli olsun" demiş

 

Kahve

İtalya'da Napoli'nin kenar mahallelerinden birinde, bir kafe-barda espressolarımızı içiyoruz. İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor... Barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.

Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "Due caffee e un sospeso" (iki kahve, bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar.. Barmen yine bir küçük kağıt asıyor.

Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor.

Derken üstü başı biraz eski püskü, belli ki fakir biri içeri girdi. Barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi. Barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti.

Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...

Bu hikayeden çıkan sonuçlar:

1) Yardım etmek için, insanların ihtiyaçlarını belirlerken sadece hayatî olanlarla sınırlı kalmamamız gerekir. Bir Napolili için, kahve hayatî olmasa da çok önemlidir.

2) Yardım eden ile alan birbirlerini görmezlerse ikisi de daha huzurlu olur.

3) Yardım eden ile alan arasında köprü görevi yapan (hikayede barmen) güler yüzlü ve sevgi dolu olmalıdır.

4) İçeri giren adamın "Bana askıda kahve var mı?" diye sormasına gerek bırakmamak bir incelik. (Askıdaki kağıtlar görünür yerde.)

Yardımlarımızı da bizden istenmeden yapabilirsek ne mutlu bize...

(Ünlü italyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica, bir tv röportajinda bu şekilde anlatmış olayı.)

 

 

12. Duyan Herkesi Şaşkına Çeviren Hikâye

Amerikan Adlî Tıp Derneği'nin ödül yemeğinde başkan Don Harper Mills, San Diego'daki dinleyicilerini, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla şaşkına çevirdi. İşte hikâye:

23 Mart 1994'te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adli tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı.

Müteveffa, 10 katlı bir binanın tepesinden intihar niyetiyle aşağı atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığını bir notta açıklıyordu.)

9. katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşunla hayatı sona ermişti.

8. kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ bulunduğunu, ne silahı çeken ne de müteveffa biliyordu. Kurşun olmasaydı Opus'un intihar girişimi zaten başarılı olamayacaktı.

Normal olarak, diye devam etti Dr. Mills, intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır... Opus'un 9 kat aşağıdaki kesin ölüm yolunda vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat onun intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti.

Silahın patladığı 9. kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu.

Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki tetiği çekti, mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçludur.

Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, hem adam hem de kadın silahın dolu olmadığı konusunda kesinlikle emin olduklarını söylediler. Çünkü yaşlı adam uzunca bir süreden beri, boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti.

Öldürme kastı yoktu. Böylece Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu, yani silah kazara doldurulmuştu.

Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık 6 hafta önce yaşlı çiftin oğlunu, silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı.

Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın, oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının onu silahla korkutma temayülünü bilen oğul, onun annesini vuracağını umarak silahı doldurmuştu. Artık olay, oğlun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.

Tam bu sırada yeni bir 'viraj' çıktı. Araştırmalara devam edilince, annesinin ölümünü bir türlü sağlayamayışı sebebiyle oğlun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı.

Bu onu 23 Martta, 10 katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak ölümü planladığı gibi olmamıştı; 9. katın önünden geçerken pencereden gelen kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle Ronald Opus'un hayatı sona ermişti. Dosya intihar olarak kapatıldı.

 

        13. Aşk ve Çılgınlığın Hikâyesi

"Sevgi Sitesi"nden gelen bu hikâyeyi beğeneceğinizi sanıyorum. Eğer beğenmezseniz, aşk ve çılgınlık sizden uzak demektir.

 

Uzun zaman önce, insanlar daha dünyaya ayak basmadan, iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilemez vaziyette dolanıyorlarmış.

Bir gün, toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkılmışken, Saflık ortaya bir fikir atmış: "Neden saklambaç oynamıyoruz?"

Hepsi bu fikri beğenmiş, hemen çılgın Çılgınlık bağırmış: "Ben ebe olmak istiyorum!"

Başka hiç kimse Çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için, kabul etmişler. Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış: 1, 2, 3... Çılgınlık saydıkça, iyi ve kötü huylar saklanacak yer aramışlar; Şefkat, Ay'ın boynuzuna asılmış; İhanet çöp yığınının içine girmiş; Sevgi bulutların arasına kıvrılmış; Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalanmış, çünkü gölün dibine saklanmış; Tutku dünyanın merkezine gitmiş; Para hırsı bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış.

Çılgınlık saymaya devam etmiş, 79, 80, 81, 82... Aşkın dışında, bütün iyi huylar ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmış, Aşk, kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş.. Bu bizi şaşırtmamalı çünkü hepimiz Aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz.

Çılgınlık 95, 96, 97... diye sayarak, 100'e vardığı anda, Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış.

Ve Çılgınlık bağırmış "Önüm, arkam, sağım solum sobe, geliyorum!"

Arkasını döndüğünde, ilk önce Tembelliği görmüş, o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş. Sonra Şefkat'i ayın boynuzunda görmüş, İhaneti çöplerin arasında, Sevgiyi bulutların arasında, Yalanı gölün dibinde ve Tutkuyu dünyanın merkezinde. Hepsini birer birer bulmuş, sadece biri hariç. Çılgınlık umutsuzluğa kapılmış, en son saklı kişiyi bulamamış, derken Haset, Aşk bulunamadığı için haset duyarak, Çılgınlığın kulağına fısıldamış: "Aşk güllerin arasında saklanıyor."

Çılgınlık çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış, saplamış, saplamış. Ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar.

Haykırıştan sonra, Aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış, parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş. Çılgınlık Aşkı bulmak için heyecandan Aşkın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş...

"Ne yaptım ben? Ne yaptım ben?" diye bağırmış, "Seni kör ettim. Nasıl onarabilirim?"

Aşk cevap vermiş:

"Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen, benim kılavuzum olabilirsin."

O günden beri, Aşkın gözü kördür ve o günden beri Çılgınlık da her zaman onun yanındadır...

 

 

          14. Şeyh Edebali'nin Osman Gazi'ye Öğüdü

Ey Oğul! Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül almak sana... Sulamak bize; katlanmak sana... Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana...

Ey Oğul!

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana...

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı... Allâh Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübârek kılsın. Hakk yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalb versin.

Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve duâlarla bize va'd edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelâmlısın.. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen, sabah rüzgârlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlûb eder. Bunun için dâimâ sabırlı, sebâtkâr ve irâdene sahip olasın!..

Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir.

Milletin, kendi irfânı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfândır.

Oğul!

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezânında ölürler.

Dünyâ, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazîlet ve adâletinle gün ışığına çıkacaktır.

Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir.

Bu dünyâda inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.

Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin, deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir...

Şu üç kişiye; yâni câhiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene ve hatırlı iken itibarını kaybedene acı!..

Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücâdeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervâsız, kahraman, gözü pek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir.

Ülke, idâre edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sâdece idâre edene âittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idâresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar.

İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca lâflamaya başlar, lâf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflâh etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir..

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur.

Hayvan ölür, semeri kalır insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı... Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.

Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinâyettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.

Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına dânışmaz. Yalnız başına kalsa da.. Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin.

Sevgi dâvânın esâsı olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.

Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın...

 

         15. Kapı Çalar

Sabahın erken saatlerinde... Açarsınız, sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta, sabahın güzelliğine kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır. İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz...

Kapı çalar... Kapıya koşarsınız. Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda bir imza atarsınız. Ismarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan, bu kitaplara çok ihtiyacınız vardır. "Artık canım sıkılmayacak" deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi alıp koltuğunuza uzanırsınız...

Kapı çalar... Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu, hatta günlerce sürer. "Yaşamak ne güzel" dersiniz. Hele böyle dostlar varken...

Kapı çalar... Dürb