İmhaldeki
Sır
Ruhi Eriş
İki büyük hastahaneye ve şehirler arası otobüs terminaline yakın olması
hasebiyle bu durakta gün boyu kalabalık eksik olmazdı. Otobüs durağına yakın olan minibüs durakları, kalabalığın daha da
artmasına sebep oluyordu. Hastalar ve hasta yakınları her gün değişse de, bizim
gibi dört mevsim aynı saatlerde burada araba bekleyenler birbirinin simasına
âşina olmuştu. Durağa yakın büyük köprünün altında yaşayan, her gün aynı
saatlerde görmeye alıştığımız bir sakini daha vardı buranın. Onunla ilk defa
yüz yüze gelen biri, âni bir ürpertiyle sarsılır ve hızla oradan uzaklaşırdı.
Köprünün durağa uzak bir yerinde çöpten topladığı kolilerden kendine barınacak
bir yer yapmış, yaz-kış orada yaşayan bu adamı ilk gördüğümde ben de
irkilmiştim. Zamanla onun bu aykırı görüntüsüne alışmıştık. Aslında kimseye bir
zararı yoktu. Her sabah biz otobüs beklerken, o da duraktaki büfenin önüne
gelir, büfecinin kendisine plâstik bir bardakta vereceği çayı sessizce
beklerdi. Bazen de çayla birlikte bir ekmek parçası düşerdi nasibine. Tepkisi
hiç değişmezdi. Her zaman, geldiği gibi, kalabalıklar arasından sessizce
süzülür giderdi. Birçokları gibi ben de onun etrafında cereyan eden hâdiseleri
merak ederdim. Ne sabah işe yetişme telâşı yaşayanlar, ne akşam bineceği
otobüsü bekleyenler onu zerrece alâkadar etmiyordu. Toza toprağa bulanmış
yüzünde hep aynı donuk ifade vardı.
Saçı sakalı birbirine karışmış bu adamın bir gözü âmâydı. Bu hâl onu daha
korkunç yapıyordu. Alnı, yüzü ve çıplak ayakları, kirden toprak rengini
almıştı. Birbirine karışmış yağlı saçları omuzlarına sarkıyordu. Ne zamandır
suya, sabuna dokunmuyordu kim bilir? Sırtından yaz-kış eksik etmediği palto
lime lime olmuştu. Bacaklarında ise dizleri parçalanmış, yamaları sarkmış,
kirden kayışlaşmış bir pantolon vardı. Bazen büfeciyle bir müşteri, bazen de
durakta sırasını bekleyen minibüs şoförleri aralarında onun nasıl bu hâle
geldiğini konuşurdu:
“Hasımları; eşini ve çocuklarını gözünün önünde öldürmüşler. O yüzden aklını
oynatmış zavallı.”
“Yok yok öyle değil. Evi-barkı çoluk çocuğuyla beraber
yanmış. O yangından sonra böyle olmuş…” Bu felâket senaryolarına, bazen
işyerinin bütünüyle yandığı, bazen bütün ailesinin depremde enkaz altında
kaldığı şeklinde ilâveler olurdu. Hâdiseye kara sevda cephesinden yaklaşanlar
da yok değildi: “Çok sevdiği biri varmış; ama kavuşamamışlar zavallılar!” Bu
söylenenlerden hangisinin ne derece doğru olduğu bilinmezdi. Bilinen tek
hakikat; halife olarak yaratılan, varlık ağacının en mükemmel meyvesi insanın
duçar olduğu bu ibretlik tabloydu.
…
O gün durağa geldiğimde, onu büfeciden aldığı çayı içerken gördüm. Çayını
bitirdikten sonra büfecinin dışarıya bıraktığı karton kolileri koltuğunun
altına alarak, barınak olarak kullandığı köprü ayaklarına doğru ilerleyen adam,
birden, köprüden, bizim bulunduğumuz durağa inen merdivenlere bakışlarını
sâbitlemiş, öylece kalakalmıştı. Her gün yüzlerce insanın kullandığı
merdivenlerde ilk defa birilerini fark etmişti. Bu hâli onu tanıyan ve orada
bulunan herkesi şaşırtmıştı. İster istemez bakışlarımız ona çevrildi.
Koltuğunun altındaki koliler yere düşmüştü. Dehşetle açılmış tek gözü,
merdivenlerden inen biri ihtiyar, diğeri genç iki çiftin üstünde takılı
kalmıştı. Kendi hâlinde bir ihtiyar, bir de genç çift ellerinde çantalarla
durağa geliyordu. Gelenleri daha önce bu durakta hiç görmemiştim; fakat
pejmurde adamın gelenlerden bazılarını tanıdığı anlaşılıyordu.
Adam gelenlerin önüne geçip el ve kollarını açarak inleme yalvarma arasında
garip sesler çıkarmaya başladı. Konuşamadığı için ne dediğini anlayamıyorduk.
Gelenler adamı birden bire karşılarında bu şekilde görünce korku içinde
durakladılar. Kadın imdat dileyen bakışlarla kocasının koluna sarıldı. Genç
adam ise sabah sabah karşısına çıkan bu garip adama bir mânâ veremiyor,
dikkatini ondan ayırmadan ‘yardım edin’ dercesine bakışlarını ara ara bizlere
kaydırıyordu. Yalvarır gibi sesler çıkaran bu garip adamın sağlam olan gözünden
yaşlar süzülmeye başlamıştı. Genç adamla göz göze geldiler. Genç adam kirli saç
ve sakallar arasından gözlerine çevrilmiş tek göze dikkatle bakınca tanımıştı
adamı. Genç adamın dudaklarından hayret ve şaşkınlık ifade eden, “Tamer Bey siz
misiniz?” sözleri döküldü. Ardından “Evet, evet sizsiniz. Ama Allah’ım ben ne
yapmışım?!..” sözleri etrafa yayıldı. Pejmürde adam, “Evet!”
mânâsında başını öne eğdi. Ağlaması devam ediyordu. Bu durum orada hâdiseye
şâhit olanları hüzünlendirmişti.
Birkaç saniye içinde olup bitenleri anlamaya çalışıyorduk ki; genç adam
elindeki çantaları yere bırakarak yandaki sokağa daldı. Ne anne-babasının, ne
de eşinin bir şey demesine fırsat vermişti. Sadece, “Allahım ben ne yapmışım?!..” dediğini anlayabilmiştik. Garip adam da geriye dönerek
yolun karşısına doğru koşmaya başladı.
İsminin Kâşif olduğunu öğrendiğimiz genç az sonra geri geldi. Nefes nefese
kalmıştı. Ondan neden kaçarcasına gittiğini ve ismi Tamer olan bu garip adamın
hikâyesini anlatmasını rica ettik.
Yıllardır aramızda dolaşan meçhul adamın sır perdesi aralanacaktı. Büfeciden
aldığımız sandalyelere oturup anlatılanları merakla dinlemeye başladık. Durakta
sıralarını bekleyen minibüs şoförleri de yanımıza gelmişti.
Tamer Bey, Kâşif Bey’in yıllar önce çalıştığı fabrikanın personel müdürüymüş.
İşçilere her konuda müsamaha gösterir yardımcı olurmuş. Ama iş namaz kılmaya,
Kur’ân-ı Kerîm okumaya gelince, çok acımasız davranıyormuş. Öğle paydosu
sırasında dahi ibadetlerini yapmaya gayret edenlere, mâni olmaya çalışırmış.
Sigara ve çay molası verildiğinde, bilhassa ibadet edenleri takip eder, namaz
kılan birini gördüğü veya duyduğu anda mesai kesme cezasını acımadan yazarmış.
Bununla kalmaz, en ağır işleri de onlara yaptırırmış. Ramazan ayı geldiğinde,
Tamer Bey oruç tutulmasını engellemek için, her yolu denermiş. Yine de
işçilerin pek çoğu oruçlarını aksatmadan tutarlarmış. Kâşif Bey çocukluğunda
birkaç sene hafızlık eğitimi almış; ama babasının tayini dolayısıyla
hafızlığını tamamlayamamış. Ramazan ayı aynı zamanda Kur’ân ayı sayıldığından,
öğle yemeği saatinde işçilerle mukabele okumaya karar vermişler. Ustabaşı bile
bu teklifi memnuniyetle kabul etmiş. Tamer Bey’den çekinse de fırsat buldukça
kendisi de onlara katılıyormuş. Bir hafta geçmemişti ki, Tamer Bey hâdiseyi
duymuş, Kur’ân okuyan işçileri suçüstü(!) yakalamış.
Kâşif Bey’in anlattıklarını dinledikçe bir yandan hayretimiz artıyor, diğer
yandan da bir an önce neticeyi öğrenmek istiyorduk. Vicdanımız, Tamer Bey’in
yaptıklarının yanına kâr kalmaması gerektiğini söylüyordu.
“O günü hayatım boyunca unutamadım.” diyerek anlatmaya devam etti Kâşif Bey.
“Az önce de, o gün yaptığım büyük bir hatadan tövbe etmek için en yakın camiye
koştum. Tamer Bey o gün bize bir sürü hakaretler yağdırdı. Ne irticacılığımız
kaldı, ne de yobazlığımız. Hâlbuki biz sadece Rabb’imizin Kelâmı’nı Ramazan
ayında biraz daha fazla okuyarak ibadetimizi yapmaya çalışıyorduk. En son bizi
rejim düşmanı ilân edip, Kur’ân-ı Kerîm’e ağır hakaretlerini sürdürünce
dayanamadım söze karıştım. ‘Tamer Bey kendinize gelin! Ağzınızdan çıkanı
kulağınız duyuyor mu? Allah kelâmı olan Kur’ân’a hakaret ediyorsunuz. Çarpılıp
kalacaksınız şimdi.’ Biz atadan dededen böyle duymuştuk. İşte o anda gözü
dönmüş bir vaziyette Kur’ân-ı Kerîm’i elimden aldığı gibi bağıra çağıra odasına
yöneldi. ‘Gelin benimle. Hepiniz gelin. Gelin de nasıl çarparmış görelim
bakalım.’ diyordu. Onunla beraber odaya girdik. Tamer Bey’in yaptıklarını
dehşet içinde izliyorduk. Donmuş kalmıştık. Odasındaki dolaptan eksik etmediği
şişedeki içkiyi elinde tuttuğu Kur’ân-ı Kerîm’in üstüne bir anda boşalttı.
İğrenç bir içki kokusu yayıldı odaya. Hiçbirimiz bir şey yapamamıştık. Tek
tesellimiz, o anda bu adamın yaptığının karşılığını hemen göreceğine olan
inancımızdı. O zevkten elleriyle karnını tuta tuta kahkahalar atıyor, ‘Hani ne
oldu çarpmadı işte. Ben size göstereceğim demedim mi?’ şeklindeki alaylı
sözleri odanın duvarlarından yansıyıp kulaklarımızda çınlıyordu. Bırakın bu
eski kafalılığı. Aydınlık düşünceye gelin. Bilimin gerçeklerine inanın artık!”
Kâşif Bey bir an soluklanmak için duraklayınca hepimiz gayriihtiyarî nefret
dolu bakışlarla çöp adamın az önce gittiği yöne baktık. Kâşif Bey son
cümlelerini ayakta tamamladı; sesindeki eziklik hissediliyordu: “O gün ben de
dâhil, hepimizin inanç ve itikadı yara almıştı. Ne namaz kaldı sonraları, ne de
Kur’ân okuma hevesi. Bazılarımız ibadetlerine devam etti belki; ama o günkü iğrenç
tablo aklımızın bir köşesinde yer etmiş habis bir ur gibi inancımızı
karartmıştı. Ben daha sonra o fabrikadan ayrılıp başka bir şehre çalışmaya
gittim. Kaç senedir gelmemiştim buraya. Düğün vesilesiyle geldik. Az önce
köprünün üstünde şehirler arası otobüsten indik.
Merdivenlerden durağa gelirken Yüce Allah (cc) bu adamı karşıma çıkardı.
Mukaddes Kitab’ına hakareti reva göreni daha dünyada ne hâle getirdiğini kör
gözüme gösterdi. Gördüğüm manzara inanç dünyamda ayaküstü müthiş bir ameliyat-ı
cerrahiye yaptı ki, Yüce Rabb’ime ne kadar şükretsem azdır. Bu aslında Kur’ân-ı
Kerîm’in bir mu’cizesi arkadaşlar. Cebbâr ve Kahhâr olan Allah (cc) yüce kitabı
Kur’ân-ı Kerîm’e yapılan bu hakareti yapanın yanına kâr bırakmamış. Ben ise
ibadetsiz itaatsiz geçen senelerime yanıyorum şimdi.”
…
O gün işe bir hayli geç kalmıştım; ama ömür boyu unutamayacağım ibretlik bir
hâdiseye şahit olmuştum. Yol boyunca Kur’ân-ı Kerîm ile olan meşguliyetimin
sadece bazı gün ve gecelerde değil ömrümün her anında olması gerektiğinin muhasebesini
yaparak iş yerine ulaştım. O gün o durakta dinlediklerim hayatımın kalan
kısmında en sâdık yâren olması için dua ettiğim Kur’ân ile tanışmama vesile
oldu. O günden sonra, Tamer Bey’i bu durak civarında kimse görmedi. Bu hâdise,
İlâhî adaletin “imhal ettiği (zâlimlere mehil ve süre verdiği) fakat asla ihmal
etmediği” hakikatini bir defa daha açıkça gösteriyordu.
…
Kâşif Bey, daha sonra eski mesai arkadaşlarından, Tamer Bey’in, zimmete para
geçirme ve ahlâksızlık gibi birçok yüz kızartıcı hâdiseye de karıştığını
öğrendi. Bu hâdisenin akabinde, Kâşif Bey ibadetlerine özen göstermeye, ezkâr
ve evradına dikkat etmeye başladı. Emekliliğinde de bütün vaktini, hizmetlerini
takdir ettiği temiz, güzel ahlâklı, fedakâr insanlara İngilizce öğretmek için
harcadı. Mekânı cennet olsun!
* Merhum Kâşif Acan Bey’in yaşadığı ibretlik bir hâdise.