73 NO.LU MAHKUM           

Dr.Springer GALIBAN Pekte uzak olmayan bir zamanda,Çinde, 
 Maresal EulChann-Ming'in özel doktoru olarak bulunuyordum. Çok güvenini kazanmıştım. Bir yabancı olduğum halde bana, karargâh içinde istediğim yere girme izni verilmişti. Bununla beraber günlük politika islerinden elimden geldiği kadar uzak kalmağa uğraşmama rağmen, şehir
baskınlarına, esir katliamlarına ve kitle halindeki idamlara defalarca şahit oldum. 
   Fakat Çin'de geçirmiş olduğum beş yıllık zaman içinde, bana çok tesir eden en canlı hatıra, şu olmuştur Han-Cheou şehrindeydik. > > O gün 74 mahkûm kursuna dizilecekti. Doktor olduğum için sabahın erken saatinde alana gittim. Ateş emrini verecek olan genç bir subay da, takımıyla gelmiş bekliyordu. Sonunda tetiklerin her çekilisinde, doldurulmuş olan on iki tüfek birden ateş etmeğe başladı ve her ateş emrinden sonra, bir çizgi halinde uzanan mahkûmlardan biri eksiliyordu. Bu kargaşalık arasında,sondan ikinci, yani 73 üncü mahkûma gözüm ilişince, hayretimden dona kalmıştım. Zira bu zavallı, rahat rahat ve kendini unutmuş bir halde
bir kitap okuyordu. Evet bir kitap okuyordu. Kendisine doğru yaklaşan ölüme aldırmaksızın, çevresini saran ve kendine yaklaşan faciayı bilmiyormuş gibi kitap okuyordu.. 
   Bütün bu korkunç gürültüler, barutun genzi yakan, kanın mideyi bulandıran kokusu, onu rahatsız etmiyordu. Bu durumdaki bir
insani böyle bir anda, çekebilen kitabi çok merak etmiştim. Her şeye rağmen, onunla konuşmaktan kendimi alamadım. 
   "En son dakikalarınızda sizi teselli edecek, böyle bir kitap olabilir mi? Gözlerini okuduğu kitaptan ayırmadan, çok güzel bir İngilizce ile cevap verdi: "Bütün ömür boyunca edinilmiş olan tecrübelerin, bir dakika içinde bos olduğu anlaşılabilir. 
   Öyle ki: ölüm yaklaşırken bile...' Bu cevaba söylenecek hiç bir şey bulamamıştım. Et ve kandan örülmüş böyle bir duvar karsısında, nasıl bu kadar sakin olabiliyordu? Çinlinin yanından ayrılamıyordum, ama o benim yani basında durduğumun farkında bile değildi. Genç subayın kılıcı, her iniş kalkışta, yeni bir mahkûmun vücudu delik deşik oluyor ve korkunç
bir şekilde yıkılıyordu. Bütün bunlara rağmen bu esrar dolu insan kilini
kıpırdatmaksızın okuyor ve başka bir âlem içinde yasıyordu. En fazla otuzunda gözüken bu genç adamın, yüzü parlak, sıhhatli ve renkliydi. 
   Ayni sessizlikle elindeki kitabin sayfalarını çevirirken kendimi tutamadım: "Sizin için bir şey yapabilir miyim? Acaba son bir dileğiniz var mi? diye sordum. Hayatini kurtarabilmem için yalvarmasını bekliyordum.. 
   Ama o, basını kaldırarak, alaycı bakışlarla beni süzdü. O zaman, derin
bir uykuda olduğumu anladım. Dalgın ve sâkin bir sesle: "Hepimizin ölüm saati önceden tespit edilmiştir. Üniformalı olan su genç adam, eline hiçte yakışmayan kılıcıyla ölüme emir verdiğini sanıyor. Halbuki yanılıyor doktorcuğum. Siz Allah’ın huzuruna benden önce çağırılabilirsiniz. 
   İnsanlara hayat vermek veya almak hakkini bunlara kim vermiş. 
   Yanılıyorsunuz.." dedi; ve tekrar gözlerini elinde kitabına çevirerek okumaya devam etti. 
   Henüz 46 mahkûm öldürülmüştü.. Birden bire genç teğmenin sendelediğini gördüm. Evet.. Kılıcı elinden düşmüştü, dizleri
kıvrıldı ve olduğu yere yıkıldı. Ne olduğunu anlamak için yanına koştum. 
  Ama yaptığım muayene hiç bir ise yaramadı. Kalbi artık çalışmıyordu.
Anî bir ölümle karsı karşıyaydım; sebebi de belirsizdi. Dehşet içinde kaldığımı, büyük bir ağırlık altında ezildiğimi duyuyordum. Gözlerim kendiliğinden Çinliyi aradı, o ayni kayıtsızlıkla kitabini okumaya devam
ediyordu.. Alanda bulunan başka bir subay yere düsen kılıcı eline alarak, yarıda kalan ise devam etti. 
    Mahkûmların sırası gittikçe küçülüyor ve
ben soğuk terlediğimi seziyordum. Dizlerim titriyordu. Çinlinin ilk söylediği gerçek olmuştu.. Ya ikincisi.. Benim gibi bir ilim adamına hiç de yakışmayan, bir duyu ile dehşet içinde kalmıştım. Evet her şeye rağmen 
    Çinlinin söylediklerine ben de inanmıştım. Elimde olmadan hayatımdan da korkmaya başladım. O sırada, hükmün infaz edilişini kontrol etmek üzere beyaz Rus köklü bir Çin albayının atıyla yaklaşığını gördüm. Çevreme bakınmaksızın, koşarak ona yaklaştım. Atin dizginlerine sarılarak kendisini durdurdum. Hayretle bana bakıyordu. Kendimi toplayarak sakin bir sesle: "Sayın albay, beni sevindirmek istemez misiniz?" diyebildim. 
    "Memnuniyetle doktor!... diye cevap verdi. Bunu içten söylüyordu, çünkü kısa bir zaman önce, mühim ve derin bir yarasını tedavi etmiştim. 
   Umutsuz bir sesle: "73. mahkumu bana bağışlayın. Yasamak onun hakkidir.. Daha o
kadar genç ki" diyebildim. Albay şaşırmıştı: "Çok üzgünüm, ama olmayacak
bir şey istiyorsunuz aziz doktor," diye cevap verdi. "Mareşalin vermiş olduğu emirlere ne kadar titiz olduğunu, benim kadar siz de bilirsiniz." 
    Hakki vardı. Soğukkanlılığımı kaybettiğim için, utanmıştım. Ortadan silinmek bütün olanları unutmak istiyordum. Ama o hâlâ kitabından gözlerini ayırmıyor, böylece kendine yaklaşan ölüme meydan okuduğuna inanıyordu. Sıranın kendine gelmesi için, ancak dört mahkûm kalmıştı.. 
    Kalbim şiddetle çarpıyor, gözlerim ondan ayrılmıyordu. Birdenbire, tiz bir boru sesi ile ateşkes işareti veren bir emir atlısı dörtnala, alana girdi. 
    Albayın yanına gelince, dizginleri o kadar şiddetle çekti ki hayvan arka ayakları üzerinde saha kalktı.. Attan atlayan asker albaya bir zarf uzattı. Bu esnada meydanı dolduran cesetler arasında, sıralarını bekleyen sadece iki mahkûm kalmıştı. Namluların kendine çevrileceği su anda bile, o, hâlâ kitabini okuyordu. Albay elindeki kağıda acele ile bir göz attıktan sonra elini kaldırarak ateş kes emrini verdi. Ne olduğunu anlayamamıştım. Zihnim hep onu düşünüyordu. Sonunda albayın bana işaret ettiğini gördüm, yanına gidince: "Koruduğunuz adamın sansı varmış
Doktor, gelen emir ona ait.." dedi. Artık tek bir kelime söylenemezdi. Sevinç ve heyecanla ona doğru ilerledim. Sanki kurtulan bendim. Bu müstesna insan, sarsılmaksızın, dimdik duruyor, kitabi elinden sarkarken, gözleriyle uzaklara, pek uzaklara bakıyordu. Sanki bu topraklardan ötesini görmek istiyordu. Kıpırdamayan çehresinde, ne korku, ne de sevinç izleri seziliyordu. Çevremde her şey dönüyordu, sonunda gözlerimin önünden o da silindi.. 
   Fazla bir şey hatırlayamıyorum. Kendime geldiğim zaman, kaybolmuştu. Kendisini tanımayı çok istediğim halde onu, hiç bir zaman göremedim. Halâ yasadığını sanıyorum, çünkü ben de yasıyorum...

 

311 NUMARALI ODANIN ESRARI

Güney Afrika’nın Cape Town şehrindeki bir hastanede devamlı esrarengiz ölümler oluyordu. Hemşireler haftalardır üst üste her cuma günü 311 numaralı yoğun bakım odasına yatırılan hastaları ölü bulmaktaydılar. Bu sırlı ölümlere uzun süre açıklama getirilemedi. Herkes meselenin çözülmesi için seferber olmuştu.

Uzmanlar odanın havasını bakteriyolojik bakımdan kontrol ettiler. Güney Afrika’nın önde gelen bilim adamları ölenlerin aileleriyle üç hafta boyunca görüşmeler yaptılar. Hatta işin içine polis girdi ve akla gelen her ihtimali tek tek değerlendirdi,ancak onların araştırmaları da sonuçsuz kaldı. Tabi bu arada 311 numaralı odadaki hastalar sebepsiz ölmeye devam ediyorlardı. Son çare olarak oda devamlı olarak gözetim altına alındı ve ölümlerin sebebi ortaya çıktı.

Sonuç çok trajikomikti. Cuma sabahı saat 6’da odaları temizleyen temizlikçi kadının, hastanın bağlı olduğu solunum cihazının fişini çekerek kendi elektrik süpürgesinin fişini taktığı ve işini bitirdikten sonra cihazın fişini tekrar yerine takıp gittiği görüldü.

 

 

 

 

 

          "2070'ten mektup var!..   
 
2070 yılındayız. 50. yaşımı yeni kutladım ama ben 85 yaşında bir adam gibi görünüyorum. Yeterli su içemediğim için böbrek hastasıyım. Yaşayacak fazla vaktim kaldığını sanmıyorum. Toplumumuzdaki yaşlı insanlar arasındayım.

5 yaşında küçük bir çocuk olduğum günleri gayet iyi hatırlıyorum. Parklarda yüzlerce ağacın olduğu, evleri kocaman bahçelerin kuşattığı günlerdi o günler. Dilediğimizce duş yapabiliyorduk. Oysa bugün sadece derimizi özel yağlı havlularla silerek temizlenmeye çalışıyoruz.

Önceleri kadınlarımızın harika uzun saçları vardı. Oysa şimdi su kullanmadan temiz tutabilmek için kadını erkeği saçlarımızı kazıtmak zorundayız. Eskiden babam evimizin bahçesinde hortumla arabamızı yıkardı. Şimdi çocuklarım suyun bu türlü pervasızca kullanılabileceğini kabul bile edemiyorlar.

Küçükkken her tarafta "SUYU KORUYUN, İDARELİ KULLANIN" yazan afişler vardı. Televizyon ve radyolar sık sık bu konuyu gündeme getirir, insanları uyarırdı. Ama hiç kimse aldırış etmedi. Hepimiz suyun sonsuza kadar yeteceğini sandık. Oysa şu anda tüm nehirler, göller, yeraltı suları, barajlar kurumuş durumda.

Endüstri durma noktasında, işsizlik korkunç boyutlarda. Çalışanlar maaşlarının bir kısmını içme suyu olarak alıyorlar. Bir kavanoz su için suç işleyenlerin sayısı hergün artıyor. Yiyeceklerin %80'i sentetik.

Eskiden insanlara günde 8 bardak su içmeleri önerilirdi. Bugün ise yarım bardaktan fazla içme şansım yok. Tek kullanımlık giyeceklerimiz var. Bu da atık madde miktarını büyük ölçüde artırıyor. Tuvalet için özel tanklar kullanıyoruz çünkü su kaybından dolayı kanalizasyon sistemi çalıştırılmıyor.

İnsanların dış görünüşleri içler acısı. Susuzluktan kurumuş, kırışmış vücutlar, ozon tabakasının yok denecek seviyeye gelmesinde sonra oluşan yüksek radyosyon nedeniyle büyük lekeler. Deri kanseri, bağırsak enfeksiyonları, böbrek hastalıkları ölümlerin başlıca nedenleri.

Derideki kuruluk nedeniyle 20 yaşında 40 yaşında görünen insanlar dolaşıyor etrafta. Bilim adamları üzerinde çalışıyor ama henüz bir çare bulmayı başaramadılar.

Su üretilemiyor. Ağaçların yok olmasyla birlikte oksijen ve bitkisel gıdalarda yok olmakta. Bu da insan zekasının giderek durgunlaşmasına neden oluyor.

Erkeklerin sperm morfolojisi şekil değiştirmiş durumda. Bebekler genellikle zeka gerilikleri, şekil bozuklukları ile beraber doğuyorlar.

Yetişkin her insan günlük 137 m3 hava için para ödemek zorunda. Bu parayı ödeyemeyenler, güneş enerjisi ile çalışan mekanik ciğerlerde üretilen hava üflenen bölgelere alınmıyorlar. Hava kalitesi iyi deği ama en azından insanlar nefes alabiliyorlar. Ortalama yaşam süresi 35 yıl civarında.

Bazı ülkelerde nehir kenarlarında yeşil alanlar halen mevcut. Bunlar da ordu korumasında. Su altın ve gümüşten daha değerli bir servet artık.

Yaşadığım yerde hiç ağaç yok. Çünkü yağmur yağmıyor. Arasıra serpiştiren de sadece asit. Mevsimler yok oldu denilebilir.

Çevreye sahip çıkmamız konusunda çok uyarıldık ama hiçbirimiz aldırış etmedik.

Bazen oğlum çocukluğumu anlatmamı istiyor. Ona yeşil tarlaları, yağmuru, o güzelim çiçekleri, içemeyeceğimiz kadar çok suyu ve sağlıklı insanları anlatıyorum. Oğlum dinliyor, dinliyor ve soruyor: "Baba, peki bu suya ne oldu?" İşte o zaman sanki boğazım sıkılıyor. Çünkü suçlu olan neslin üyesiyim. Çevreyi hiçe sayan, uyarılara kulan asmayan bir neslin ferdiyim. Ve şimdi bu büyük suçun faturasını bizim çocuklarımız ödüyor.

Yakın bir gelecekte, geri dönülmez bir noktaya gelen bu çöküş Dünyayı üzerinde yaşanılamaz hale getirecek. Ah keşke elimde bir güç olsa ve geçmişe dönüp insanlara "Dünyayı kurtarmak için hala bir şansınız var!" diyebilsem  LÜTFEN SİZİN ORALARDA SU VARSA ŞİMDİDEN ÖNLEMİNİZİ ALIN.............

 

BIR KADER OYKUSU

         Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994’te San Diego’da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti. 

         ‘Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir:

 

         23 Mart 1994’te Ronald Opus’un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus’un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır."

         Opus’un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm şeklini intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus’un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vak’ası olduğu düşüncesine itti.   Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus’a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar. Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kasdı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus’un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu.

         Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.

         Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğlun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu, onu 23 Mart’ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus’un hayatı sona ermişti.

            Dosya intihar olarak kapatıldı.

 

 

ACELE KARAR VERMEYTN....

 

Çİn düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü........

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki. Kral bu aticin ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at. bir at değil benim için; bir dost, İnsan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.

Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Alımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz, bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden al, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. "Babalık" demişler. "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, simdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş İhtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça İhtiyarla dalga geçmemişler   ama içlerinden "Bu herif' sahiden gerzek" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutarı bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere alınışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savasın kazanılmasına imkân yokmuş. giden gençlerin ya Öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı   olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz etken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez.Bilinen bir tek gerçek var, Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.., Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao TZU. öyküsünü şu nasihatle tamamlamış: "Acele karar vermeyin.

Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi. akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak   tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır.

Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz,"

Lao Tzu

 

 

ADA SEVGİ

 

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş.Bunun üzerine hepsi, adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar. Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş. Çünkü, mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman,Aşk, yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş. Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik,"Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş. Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş.

”Kibir, lütfen bana yardım et!"
"Sana yardım edemem Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş Kibir.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk, yardım istemiş:
"Üzüntü, seninle geleyim..."
"Off, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş ama o kadar mutluymuş ki, Aşk'ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş:
"Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki kendini
onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında,
Aşk'a yardım eden, yoluna devam etmiş.Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş:
"Bana yardım eden kimdi?"
"O, Zaman'dı" diye cevap vermiş Bilgi.
"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:
"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir..."

 

AFFETMEMENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI PATETES ÇUVALI

 

 

Bir lise öğretmeni bir gün girdiği öğrencilerine bir teklifte bulundu.

“ Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz ? ”

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ettiler. “ O zaman ” dedi öğretmen. “ Bundan sonra ne dersem yapacağınıza söz verin. “ Öğrenciler bunu da yaptılar ve öğretmen devam etti: “ Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz! ”

Öğrenciler, bu işten pek bir şey anlamamışlardı. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdı. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle dedi öğretmen :

“ Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun. ”

Bazı öğrenciler torbalarına üçer beşer tane patates koyarken bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştu.

Öğretmen, kendisine “ Peki şimdi ne olacak ? ” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yaptı:

“ Bu torbaları bir hafta boyu nereye giderseniz gidin yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde… hep yanınızda olacaklar. ”

Aradan daha bir hafta geçmişti. Hocaları sınıfa girer girmez, öğrenciler şikayete başladılar :

“ Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor. ”

“ Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf gözlerle bakıyorlar bana artık… Hem sıkıldık, hem yorulduk… ”

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verdi :

“ Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, Halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir. ”

 

AĞAÇ DİKEN İHTİYAR

            Ağaç dikmekle meşgul yaşlı birisini gören padişah. Hoşbeşten sonra sormuş. “Büyük bir ihtimalle diktiğin ağaçların meyvesini yiyemeyeceksin ne diye uğraşıyorsun?”

            Yaşlı adam; “Oğul” demiş. “Bizden evvelkilerin ağaçların meyvelerini biz yedik bizim diktiklerimizin meyvesini bizden sonrakiler yesinler diye uğraşıyorum.”

            Bu cevap padişahın çok hoşuna gitmiş ve çıkarıp bir kese altın vermiş. İhtiyar; “Allah’a hamd ederim ki başkalarının diktiği fidanlar seneler sonra meyve verirken benim diktiklerim daha dikerken meyveye durdular. Diyerek cömert yabancıya teşekkür etmiş.

            Bu cevapta padişahın hoşuna gitmiş ve çıkarıp yaşlı adama bir kese altın daha vermiş. Aksakallı ihtiyar; “Allah’ıma şükürler olsun ki başkalarının diktiği fidanlar senede bir kez meyve verdiği halde benim diktiklerimi iki defa meyve verdiler.”

            Padişah ihtiyarın bu cevabına da hayran kalmış ve çıkardığı bir kese altını verdikten sonra yanındaki zata dönüp burada daha fazla durmayalım, yoksa bu ihtiyar bizde para bırakmayacak.

KRAL VE DÖRT EŞİ

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın 4 eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini severmiş, bir dediğini iki etmez,
her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
İkinci eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi,
kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral birinci eşini sevmezmiş ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayanlız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine
ölüm yolculuğunda kendine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda aldığı yanıt
kalbine bıçak gibi saplanan kısa ve net
“mümkün değil" olmuş...
Hayatım boyunca seni sevdim.
Sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin sorusuna
üçüncü eşi de
"hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim" diye yanıt vermiş.
Kral bir kez daha yıkılmış.
Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin,bu sorunumda da bana yardımcı olur musun talebine karşı
ikinci eşinden;
"bu sorunun için hiç bir şey yapamam,olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder,güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım" karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral
birinci eşinin sesi ile irkilmiş.
"nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim..."
Ah diye inlemiş kral;
"keşke bir şansım daha olsaydı..."

Yaşamda hepimiz 4 eşliyiz aslında
-Dördüncü eşimiz vücudumuz.
Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba
harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.
-Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür.
Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
-İkinci eş,ailemiz ve dostlarımızdır.
Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
-Birinci eş ise ruhumuz.
O her zaman bizimle gelir...


Unutmayın!
Yediklerimiz değil, hazmettiklerimiz bizi güçlü yapar.
Kazandıklarımız değil, biriktirdiklerimiz bizi zengin yapar.
Okuduklarımız değil, hatırladıklarımız bizi bilgili yapar.
Başkalarına verdiğimiz öğütler değil,bizzat uyguladıklarımız bizi insan yapar...

"Bir yudum hikaye" Asım Yıldırım