-
YETER Kİ GEL
-
DUA
-
SESSİZ GEMİ
-
ZİNDANDAN MEHMED’E MEKTUP
-
BÜLBÜL
-
SÜRGÜN ÜLKE’DEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE
-
gelmedin
-
ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE
-
Bu Memleket Bizim
-
RÜVEYDA
-
35. YAŞ
-
O An Gelir
-
YAĞMUR
-
ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE
-
Zulmü Alkışlayamam
-
SAKARYA TÜRKÜSÜ
-
ANADOLU
-
ANNE
-
BEN SANA MECBURUM
-
DOSTLARI OLMALI İNSANIN
-
EĞİLME
-
İSTANBUL TÜRKÜSÜ
-
An Gelir
-
Ben Sokak ÇocuğuyumXVI. Her Şeyde GizliXVII. Canım İstanbul
1. YETER Kİ GEL
Üzülme “her hafta gelemem diye”
Haftada olmazsa ayda gel canım
Üç yüz altmış beşi böl on ikiye
Sırala otuzu say da gel canım
Bekletme, geciken müddet ziyândır
Güzele kin, öfke, hiddet ziyândır
Varsa gurur, kibir, şiddet ziyândır
Onları orada koy da gel canım
Kitap “aşk masal” der, yıkar, bırakmaz
Akıl “tedbir al” der, çöker, bırakmaz
Korku “gitme-kal” der, çeker, bırakmaz
Sen gönül sözüne uy da gel canım
Yazı, güzü, kışı, bahar zamanı
Yaşadın, bilirsin, ki her zamanı
Dinle rüzgârları seher zamanı
Uzaktan sesimi duy da gel canım
Abdurrahim KARAKOÇ
2. DUA
Biz, kısık sesleriz.. minareleri,
Sen, ezansız bırakma, Allaah’ım!
Ya çağır şurda bal yapanlarını;
Ya kovansız bırakma, Allaah’ım!
Mahyasızdır minareler... göğü de
Kehkeşansız bırakma Allaah’ım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
Müslümansız bırakma, Allaah’ım!
Bize güç ver... cihâd meydanını,
Pehlivansız bırakma, Allaah’ım!
Kahraman bekleyen yığınlarını
Kahramansız bırakma, Allaah’ım!
Bilelim hasma, karşı koymasını:
Bizi cansız bırakma Allaah’ım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
Müslümansız bırakma, Allaah’ım
Yarının yollarında yılları da
Ramazansız bırakma, Allaah’ım!
Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,
Ya çobansız bırakma, Allaah’ım!
Bizi en sevgisiz, susuz, havasız
Ve vatansız bırakma, Allaah’ım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu
Müslümansız bırakma, Allaah’ım
Ârif Nihat ASYA
3. SESSİZ GEMİ
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!
Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnûn ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.
Yahya Kemâl BEYATLI
4. ZİNDANDAN MEHMED’E MEKTUP
Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı?... Belki... Daha ölmedim!
Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yolda tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!
Bir âlem ki, gökler boru içinde!
Akıl, olmazların zoru içinde.
Üstüste sorular soru içinde:
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?
Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...
Müdür bey dert dinler, bu gün “ maruzât ”!
Çatık kaş... Hükûmet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş, kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem
Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!
Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;
Sayım var; maltada hizaya dizil!
Tek yekûm içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.
Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yüzünde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz mâdem;
Öp beni anlımdan, sen öp seccadem!
Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan.
Karıştır çayını zaman erisin;
Köpük köpük, duman duman erisin!
Peykeler, duvara mıhlı peykeler;
Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!
Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;
Tek nokta seçemez dünyadan nazar.
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?
Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir,
Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük, daracık;
Dünyaya kapalı, Allah’a açık.
Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;
İplik ki, incecik, örer boşluğu.
Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!
Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!
1961Necip Fazıl KISAKÜREK
5.BÜLBÜL
-Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.
Hazansız bir zemîn isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın –kanatlandın mı- eb’âda;
Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki , aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasibim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hanûmansız serserîyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim herc ü merc oldu,
Selâhaddin-i Eyyûbi’lerin, Fatih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkuus inlesin beyninde Osman’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrândır ki: En şevketli bir mâzi serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın;
Ne heybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!
Ankara – Tâceddin Dergâhı
7 Mayıs 1921
6. SÜRGÜN ÜLKE’DEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE
Senin kalbinden sürgün oldum ilk önce
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerin, şölenlerin, ayinlerin ve yortuların dışında
Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil,
Ayaklarımdan belli.
Lambalar eğri, aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil, mirasın hayâleti
Ey gönlümün doğurduğu, büyüttüğü, emzirdiği
Kuş tüyünden ve kuş sütünden
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
Sevgili
En sevgil
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen, Leylâ dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salomen’in, Belkıs’ın
Boşunaydı saklamaya çalışmam, öylesine aşikârsın, bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklîd için
Ellerinde devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı, en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar geçti, saban ölümsüz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında, bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıca’da Emirgân’da
Kandilli’nin kurşûni şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında, yazında
Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs (Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
Yoktan da, vardan da öte bir “Var” vardır
Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme, kaderin üstünde bir “Kader” vardır
Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili … Ey sevgili... Sezai KARAKOÇ
7.gelmedin
gelmedin; son hayalde yanıp yanıp kül oldu
bu derunî kavgada kırılan, gönül oldu
şimdi menziller elem; yürek duman; sine çâk
devleri mahkûm eden hayatım şimdi helâk
gelmedin; yıldırımlar düştü hülyalarıma
nasıl kıydın be zâlim, masûm rüyalarıma
sana doğru her adım neden ölüm sunar
seni her andğımda, renk solar, desen yanar
hangi rüzgâr sabırla böyle koşar ardından
hangi el nakış nakış gergef dokur ardından
susarsam, anlatır mı seni göklere tarih
bensiz olur mu sabah, güler mi kara talih
gelmedin; koptu zincir; parçalandı anılar
sardı bütün ruhumu tükenmeyen ağrılar
kalbimin pempe köşkü harab oldu; gelmedin
bil ki, kıyamet kopsa, bu ateş sönmeyecek
heyhat!... şâir mehtâba bir daha dönmeyecek
NURULLAH GENÇ
8.ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE
Sözde senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla
Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla
Ama sen bin yıllık bilenmiş inatlarla
Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla
Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla
Yüreğimin başına noktalarla hatlarla
Sonunda başbaşa kalıyorum heyhatlarla
Sözde senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla
Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle
Öldür bendeki beni sonra dirilt kendinle
Çarpsan karasevdayı en azından yüzbinle
Nasıl bağlandı mı anlarsın kemendinle
Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle
Ama her defasında geri döndüm seninle
Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle
Şaşırdım kaldım işte bilmem ki nemsin
Bazen kız kardeşim, bazen öp öz annemsin
Sultanım susunca konuşunca kölemsin
Orada ufuk çizgim, burada yanım yöremsin
Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin
Çaresizim çaremsin.
Şaşırdım kaldım işte bilmem ki nemsin
Yavuz Bülent BAKILER
9.Bu Memleket Bizim
Dört nala gelip uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak baŞı gibi uzanan
bu memleket bizim
Bilekler kan içinde dişler kenetli
Ayaklar çıplak ipek bir halıya benzeyen
bu toprak bu cennet
bu cehennem bizim
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
Yok edin insanın insana kulluğunu
bu davet bizim.
Yaşamak; bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
bu hasret bizim
Nazım Hikmet
10.RÜVEYDA
Fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına
Bir güvercin uçurup kıtalar arasından
Çağırdın beni...
Geçerek birer birer sürgün kanyonlarını
Derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına
Yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı
Yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı
Yetim çığlıklarını duyurmak üzere sana
Koşup geldim; iliştir beni memnû bahtına
adını söylemek istemiyorum
her hecesi amansız bir kor dudaklarımda
her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım
zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım
adını söylemek istemiyorum
rüveyda dediğim zaman
anla ki, senin için yürüyor kelimeler
çığlığım atardamarlarımdan
Hangi yıldızdır bilmem, gözlerin
kayar da üzerime
Rüveyda
Önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime
Sonra, açılır önümde ıstırâb vâdileri
Silik renkleriyle adımlarıma
Çözülmeye yüz tutan bir mâzi mühürlenir.
Hayalin bittiği menfeze doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekansız nefese doğru.
Uslanmaz bir yürek taşıdığıma dâir
Yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda.
Oysa Rüveyda,
baştanbaşa ben
Kevser akan,gül kokan bir kalbin filiziyim
Kitaplara sürdüğüm kapkara lekelerden
Bir anlatsam nasıl utandığımı.
Bir doğrulsam eğildiğim yerlerden
Ağarır tanyeri nilüferlerin
Ezer toynaklarıyla anılarımı
Sular köpürmemeliydi Rüveyda
Kırılmamalıydı ıslak dalları hasret selvilerinin
Ben zehire alışkınım şerbete değil
Rüyalar nefret eder avâre duruşumdan
Kâbuslar çeker ancak derdimi yeryüzünde
Sen, gün boyu simsiyah bir ufukla beraber
Ben, her gece bir Mehdî türküsüyle çilekeş.
Yargılamak için zevâl kayıtlarını
İnkılâb bekliyorum
Hangi umut çiçeğidir bilmem
Ellerin uzanır da gönlüme Rüveyda
Derinden bir ok saplanır bağrıma
Beynimi çağıran bir sese doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekânsız nefese doğru
Varlığın cinayettir memleketimde işlenen
Akıtır kanını asıl pehlivanların
Yokluğun sükûnettir kuşatır evrenimi
Varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın
Artık eskisi gibi bakamıyorsun
Gözlerinde bir Belkıs otururdu Rüveyda
Binlerce gök kuşağı olurdu kirpiklerin
Güneş bir anne gibi dururdu başucunda
Artık dokunamıyor kakülün bulutlara
Karalar bürünmüş saçlarında dolunay
Ben bu kadar zulme layık mıyım Rüveyda?
Hangi ressamı vurur bilmem, endamın
Sarar da benliğimi,
ben beni tanımam, kaldırımlarda..
Kafesleri yutan kafese doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekansız nefese doğru
Kırmızı bir kurdele bağlayarak alnına
Duydun mu orkideye duâ eden birini
Bu ısmarlama yüzler yok mu Rüveyda,
Bu yapmacık bebekler,
Gözyaşı akıtırken gülenler yok mu?
Beni kahrediyor geceler boyu.
Hangi çağın gelişidir bilmem,
Gülüşün soluk bir dünyanın mezarlarına
Gömerek gurbetimi
kapadı karanlığa Yesrib, kapılarını
Meydan okuyuşun çağın ordularına
Bilmem hangi mevsimin başlangıcıdır
Doruklardan öte hevese doğru
Alaca bir at koşar içimde
Zamansız, mekansız nefese doğru
Yasını tutuyorum karartığın düşlerin
Yıpranmış divâneler gibiyim sokaklarda
Amansız bir ütopya üfleyen pencereler
Lif lif yoluyor, dram seyyahı bedenim
Önümde, haksızlığın hesaba çekildiği,
Hiç kimsenin kimseyi tanımadığı mahşer
Arkamda, kare kare ömrümü belirleyen
Hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler
Söyle, nasıl aşarım pişmanlık dağlarını
Yeniden bir Nil olup taşar mıyım çöllere
Kim giydirir başıma tâcın-ı nihâyetin
Kim takar bileğime hürriyet künyesini
Karada balık gibi nasıl yaşarım, söyle
Rüveyda seziyorum; tahammülüm kalmadı
Ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı
Asırlardır köhne barnaklarada
Küflenen, çürüyen çığlıklarımı
At vuruldu;
İçim paramparça Rüveyda
Gölgelerin ardına sakladım kusurumu.
Sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin
Ben burda damla damla eriyip akıyorum.
Yine de, çiğnetemem kimseye gururumu ,
İstenmediğim yeri sessizce terk ederim
Hâtıra kalsın diye bırakır da ruhumu
Mahzun bir derviş gibi
boyun büker, giderim.
Nurullah GENÇ
11. 35. YAŞ
Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden öyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar
Zamanla nasıl değişiyor insan!
