1. YETER Kİ GEL
  2. DUA
  3. SESSİZ GEMİ
  4. ZİNDANDAN MEHMED’E MEKTUP
  5. BÜLBÜL
  6. SÜRGÜN ÜLKE’DEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE
  7. gelmedin
  8. ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE
  9. Bu Memleket Bizim
  10. RÜVEYDA
  11. 35. YAŞ
  12. O An Gelir
  13. YAĞMUR
  14. ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE
  15. Zulmü Alkışlayamam
  16. SAKARYA TÜRKÜSÜ
  17. ANADOLU
  18. ANNE
  19. BEN SANA MECBURUM
  20. DOSTLARI OLMALI İNSANIN
  21. EĞİLME
  22. İSTANBUL TÜRKÜSÜ
  23. An Gelir
  24.                              Ben Sokak Çocuğuyum
    XVI.                             Her Şeyde Gizli 
    XVII.                            Canım İstanbul 

 

 

 

1. YETER Kİ GEL

Üzülme “her hafta gelemem diye”

Haftada olmazsa ayda gel canım

Üç yüz altmış beşi böl on ikiye

Sırala otuzu say da gel canım

 

 

Bekletme, geciken müddet ziyândır

Güzele kin, öfke, hiddet ziyândır

Varsa gurur, kibir, şiddet ziyândır

Onları orada koy da gel canım

 

 

Kitap “aşk masal” der, yıkar, bırakmaz

Akıl “tedbir al” der, çöker, bırakmaz

Korku “gitme-kal” der, çeker, bırakmaz

Sen gönül sözüne uy da gel canım

 

Yazı, güzü, kışı, bahar zamanı

Yaşadın, bilirsin, ki her zamanı

Dinle rüzgârları seher zamanı

Uzaktan sesimi duy da gel canım

                            Abdurrahim KARAKOÇ

 

2. DUA

 

Biz, kısık sesleriz.. minareleri,

Sen, ezansız bırakma, Allaah’ım!

 

Ya çağır şurda bal yapanlarını;

Ya kovansız bırakma, Allaah’ım!

 

Mahyasızdır minareler... göğü de

Kehkeşansız bırakma Allaah’ım!

 

                                       Müslümanlıkla yoğrulan yurdu

                                       Müslümansız bırakma, Allaah’ım!

 

Bize güç ver... cihâd meydanını,

Pehlivansız bırakma, Allaah’ım!

 

Kahraman bekleyen yığınlarını

Kahramansız bırakma, Allaah’ım!

 

Bilelim hasma, karşı koymasını:

Bizi cansız bırakma Allaah’ım!

 

                                       Müslümanlıkla yoğrulan yurdu

                                       Müslümansız bırakma, Allaah’ım

 

Yarının yollarında yılları da

Ramazansız bırakma, Allaah’ım!

 

Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,

Ya çobansız bırakma, Allaah’ım!

 

Bizi en sevgisiz, susuz, havasız

Ve vatansız bırakma, Allaah’ım!

                                       

                                       Müslümanlıkla yoğrulan yurdu

                                       Müslümansız bırakma, Allaah’ım

                                                        Ârif Nihat ASYA

3. SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.

 

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.

 

Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten  elemli,

Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli.

 

Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!

 

Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;

Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

 

Birçok gidenin her biri memnûn ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

                            Yahya Kemâl BEYATLI

 

4. ZİNDANDAN MEHMED’E MEKTUP

 

Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta!

Baba katiliyle baban bir safta!

Bir de, geri adam, boynunda yafta...

                                  Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!

                                  Kavuşmak mı?... Belki... Daha ölmedim!

 

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,

Kırmızı tuğlalar altı köşeli.

Bu yolda tutuktur hapse düşeli...

                                  Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak.

                                  Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

 

Bir âlem ki, gökler boru içinde!

Akıl, olmazların zoru içinde.

Üstüste sorular soru içinde:

                                  Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?

                                  Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

 

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;

Kaydını düştüler, mühür basıldı.

Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.

                                  Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;

                                  Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

 

Müdür bey dert dinler, bu gün  “ maruzât ”!

Çatık kaş... Hükûmet dedikleri zat...

Beni Allah tutmuş, kim eder azat?

                                   Anlamaz; yazısız, pulsuz, dilekçem

                                   Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

 

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil;

Sayım var; maltada hizaya dizil!

Tek yekûm içinde yazıl ve çizil!

                                   İnsanlar zindanda birer kemmiyet;

                                   Urbalarla kemik, mintanlarla et.

 

Somurtuş ki bıçak, nâra ki tokat;

Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...

Yalnız seccademin yüzünde şefkat;

                                   Beni kimsecikler okşamaz mâdem;

                                   Öp beni anlımdan, sen öp seccadem!

Çaycı, getir, ilâç kokulu çaydan!

Dakika düşelim, senelik paydan!

Zindanda dakika farksızdır aydan.

                                   Karıştır çayını zaman erisin;

                                   Köpük köpük, duman duman erisin!

 

Peykeler, duvara mıhlı peykeler;

Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,

Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...

                                   Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!

                                   Kanla dolu sünger... Beynimi içtin!

 

Sükût... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar;

Tek nokta seçemez dünyadan nazar.

Yerinde mi acep, ölü ve mezar?

                                   Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?

                                   Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

 

Ses demir,  su demir ve ekmek demir...

İstersen demirde muhali kemir,

Ne gelir ki elden, kader bu, emir...

                                   Garip pencerecik, küçük, daracık;

                                   Dünyaya kapalı, Allah’a açık.

 

Dua, dua, eller karıncalanmış;

Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.

Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış...

                                   Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu;

                                   İplik ki, incecik, örer boşluğu.

 

Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş;

Karanlığında nur, yeniden doğuş...

Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş!

                                   Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!

                                   Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

 

Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

                                   Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

                                   Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

 

                                                                               1961Necip Fazıl KISAKÜREK

5.BÜLBÜL

-Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

O zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.

Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,

Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen.

Hazansız bir zemîn isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,

Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.

Değil bir kayda, sığmazsın –kanatlandın mı- eb’âda;

Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.

Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?

Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?

Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:

Asırlar var ki , aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!

Tesellîden nasibim yok, hazân ağlar bahârımda;

Bugün bir hanûmansız serserîyim öz diyârımda!

Ne hüsrandır ki: Şark’ın  ben vefâsız, kansız evlâdı,

Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim herc ü merc oldu,

Selâhaddin-i Eyyûbi’lerin, Fatih’lerin yurdu.

Ne zillettir ki: Nâkuus inlesin beyninde Osman’ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!

Ne hicrândır ki: En şevketli bir mâzi serâb olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;

Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın;

Ne heybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem...

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!                                      

                                          Ankara – Tâceddin Dergâhı

                                                     7 Mayıs 1921

6. SÜRGÜN ÜLKE’DEN BAŞKENTLER BAŞKENTİNE

Senin kalbinden sürgün oldum ilk önce

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin, şölenlerin, ayinlerin ve yortuların dışında

Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil,

Ayaklarımdan belli.

Lambalar eğri, aynalar akrep meleği

Zaman çarpılmış atın son hayali

Ev miras değil, mirasın hayâleti

Ey gönlümün doğurduğu, büyüttüğü, emzirdiği

Kuş tüyünden ve kuş sütünden

Geceler ve gündüzlerde

İnsanlığa anıt gibi yükselttiği

Sevgili

En sevgil

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen, Leylâ dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salomen’in, Belkıs’ın

Boşunaydı saklamaya çalışmam, öylesine aşikârsın, bellisin

Kuşlar uçar senin gönlünü taklîd için

Ellerinde devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumuşağı, en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Yıllar geçti, saban ölümsüz iz bıraktı toprakta

Yıldızlara uzanıp seni sordum gece yarılarında

Çatı katlarında, bodrum katlarında

Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba

Hep Kanlıca’da Emirgân’da

Kandilli’nin kurşûni şafaklarında

Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında, yazında

Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında

Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da

Ey çağdaş Kudüs (Meryem)

Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında

Köle gibi satıldım pazarlar pazarında

Güneşin sarardığını  gördüm Konstantin duvarında

Senin hayallerinle  yandım düşlerin civarında

Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında

Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda

Verilmemiş hesapların korkusuyla

Sana geldim, ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim, affa layık olmasam da

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

 

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır

Yoktan da, vardan da öte bir “Var” vardır

Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme, kaderin üstünde bir “Kader” vardır

Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır


 

 

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden umut kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili

En sevgili    … Ey sevgili...        Sezai KARAKOÇ         

         7.gelmedin

gelmedin; son hayalde yanıp yanıp kül oldu

bu derunî kavgada kırılan, gönül oldu

şimdi menziller elem; yürek duman; sine çâk

devleri mahkûm eden hayatım şimdi helâk

gelmedin; yıldırımlar düştü hülyalarıma

nasıl kıydın be zâlim, masûm rüyalarıma

sana doğru her adım neden ölüm sunar

seni her andğımda, renk solar, desen yanar

 

hangi rüzgâr sabırla böyle koşar ardından

hangi el nakış nakış gergef dokur ardından

susarsam, anlatır mı seni göklere tarih

bensiz olur mu sabah, güler mi kara talih

gelmedin; koptu zincir; parçalandı anılar

sardı bütün ruhumu tükenmeyen ağrılar

kalbimin pempe köşkü harab oldu; gelmedin

bil ki, kıyamet kopsa, bu ateş sönmeyecek

heyhat!... şâir mehtâba bir daha dönmeyecek

NURULLAH GENÇ

 

8.ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE

Sözde senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla

Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla

Ama sen bin yıllık bilenmiş inatlarla

Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla

Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla

Yüreğimin başına noktalarla hatlarla

Sonunda başbaşa kalıyorum heyhatlarla

Sözde senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla

Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle

Öldür bendeki beni sonra dirilt kendinle

Çarpsan karasevdayı en azından yüzbinle

Nasıl bağlandı mı anlarsın kemendinle

Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle

Ama her defasında geri döndüm seninle

Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle

Şaşırdım kaldım işte bilmem ki nemsin

Bazen kız kardeşim, bazen öp öz annemsin

Sultanım susunca konuşunca kölemsin

Orada ufuk çizgim, burada yanım yöremsin

Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin

Çaresizim çaremsin.

Şaşırdım kaldım işte bilmem ki nemsin

Yavuz Bülent BAKILER

 

 

9.Bu Memleket Bizim

Dört nala gelip uzak Asya'dan

Akdenize bir kısrak baŞı gibi uzanan

bu memleket bizim

Bilekler kan içinde dişler kenetli

Ayaklar çıplak ipek bir halıya benzeyen

bu toprak bu cennet

bu cehennem bizim

Kapansın el kapıları bir daha açılmasın

Yok edin insanın insana kulluğunu

bu davet bizim.

Yaşamak; bir ağaç gibi tek ve hür

Ve bir orman gibi kardeşçesine

bu hasret bizim

Nazım Hikmet

 

 

10.RÜVEYDA

Fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına

Bir güvercin uçurup kıtalar arasından

Çağırdın beni...

 

Geçerek birer birer sürgün kanyonlarını

Derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına

Yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı

Yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı

Yetim çığlıklarını duyurmak üzere sana

Koşup geldim; iliştir beni memnû bahtına

adını söylemek istemiyorum

her hecesi amansız bir kor dudaklarımda

her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım

zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım

adını söylemek istemiyorum

rüveyda dediğim zaman

anla ki, senin için yürüyor kelimeler

çığlığım atardamarlarımdan

 

 

Hangi yıldızdır bilmem, gözlerin

kayar da üzerime

Rüveyda

Önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime

Sonra, açılır önümde ıstırâb vâdileri

Silik renkleriyle adımlarıma

Çözülmeye yüz tutan bir mâzi mühürlenir.

Hayalin bittiği menfeze doğru

Alaca bir at koşar içimde

Zamansız, mekansız nefese doğru.

Uslanmaz bir yürek taşıdığıma dâir

Yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda.

Oysa Rüveyda,

baştanbaşa ben

Kevser akan,gül kokan bir kalbin filiziyim

 

Kitaplara sürdüğüm kapkara lekelerden

Bir anlatsam nasıl utandığımı.

Bir doğrulsam eğildiğim yerlerden

Ağarır tanyeri nilüferlerin

Ezer toynaklarıyla anılarımı

 

 

Sular köpürmemeliydi Rüveyda

Kırılmamalıydı ıslak dalları hasret selvilerinin

Ben zehire alışkınım şerbete değil

Rüyalar nefret eder avâre duruşumdan

Kâbuslar çeker ancak derdimi yeryüzünde

Sen, gün boyu simsiyah bir ufukla beraber

Ben, her gece bir Mehdî türküsüyle çilekeş.

Yargılamak için zevâl kayıtlarını

İnkılâb bekliyorum

 

Hangi umut çiçeğidir bilmem

Ellerin uzanır da gönlüme Rüveyda

Derinden bir ok saplanır bağrıma

Beynimi çağıran bir sese doğru

Alaca bir at koşar içimde

Zamansız, mekânsız nefese doğru

Varlığın cinayettir memleketimde işlenen

Akıtır kanını asıl pehlivanların

Yokluğun sükûnettir kuşatır evrenimi

Varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın

 

Artık eskisi gibi bakamıyorsun

Gözlerinde bir Belkıs otururdu Rüveyda

Binlerce gök kuşağı olurdu kirpiklerin

Güneş bir anne gibi dururdu başucunda

Artık dokunamıyor kakülün bulutlara

Karalar bürünmüş saçlarında dolunay

 

Ben bu kadar zulme layık mıyım Rüveyda?

Hangi ressamı vurur bilmem, endamın

Sarar da benliğimi,

ben beni tanımam, kaldırımlarda..

Kafesleri yutan kafese doğru

Alaca bir at koşar içimde

Zamansız, mekansız nefese doğru

 

 

Kırmızı bir kurdele bağlayarak alnına

Duydun mu orkideye duâ eden birini

Bu ısmarlama yüzler yok mu Rüveyda,

Bu yapmacık bebekler,

Gözyaşı akıtırken gülenler yok mu?

Beni kahrediyor geceler boyu.

Hangi çağın gelişidir bilmem,

Gülüşün soluk bir dünyanın mezarlarına

Gömerek gurbetimi

kapadı karanlığa Yesrib, kapılarını

Meydan okuyuşun çağın ordularına

Bilmem hangi mevsimin başlangıcıdır

Doruklardan öte hevese doğru

Alaca bir at koşar içimde

Zamansız, mekansız nefese doğru

 

Yasını tutuyorum karartığın düşlerin

Yıpranmış divâneler gibiyim sokaklarda

Amansız bir ütopya üfleyen pencereler

Lif lif yoluyor, dram seyyahı bedenim

 

Önümde, haksızlığın hesaba çekildiği,

Hiç kimsenin kimseyi tanımadığı mahşer

Arkamda, kare kare ömrümü belirleyen

Hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler

 

Söyle, nasıl aşarım pişmanlık dağlarını

Yeniden bir Nil olup taşar mıyım çöllere

Kim giydirir başıma tâcın-ı nihâyetin

Kim takar bileğime hürriyet künyesini

Karada balık gibi nasıl yaşarım, söyle

 

Rüveyda seziyorum; tahammülüm kalmadı

Ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı

Asırlardır köhne barnaklarada

Küflenen, çürüyen çığlıklarımı

 

At vuruldu;

İçim paramparça Rüveyda

Gölgelerin ardına sakladım kusurumu.

Sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin

Ben burda damla damla eriyip akıyorum.

Yine de, çiğnetemem kimseye gururumu ,

İstenmediğim yeri sessizce terk ederim

Hâtıra kalsın diye bırakır da ruhumu

Mahzun bir derviş gibi

boyun büker, giderim.

 

Nurullah GENÇ

 

 

11.  35. YAŞ

Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden öyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

Zamanla nasıl değişiyor insan!